Çapar: Kaybolan Tekne

“Ortaçağ’dan Gelip 1950’lerde Kaybolan Bir Tekne: Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar” (Denizcinin Günlüğü 2010) diye hakkında yazı yazdığım çapara kısa bir Karadeniz gezisinde Sinop’ta rastlamıştık. Bu vesileyle ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’na önerdiğim tekneyi yaşatma/kullanma projesi mümkün olabilir mi diye bir kez daha Sinop’a gitmiştik ADF başkanı Teoman Arsay, Güngör Acar ve rahmetli Ali Gündüz’le. Tekneyi ADF faaliyetleri için kullanma projesi gerçekleşmese de ADF adına Sinop ve Ayancık’ta vali-kaymakamlık-belediye ile yapılan resmi görüşmeler sonrasında teknelerden biri Sinop Cezaevi’nde sundurma altında (yağmurdan) korumaya alındı. Bildiğim kadarıyla da öylece duruyor yıllardır.

Sinop Cezaevi bahçesinde sundurma altındaki çapar (Fotoğraf Sezar Atmaca, 2014)

Proje gerçekleşmeyince Atlas dergisine Haziran 2012 sayısında yayımlanan yazıyla çaparların varlığını/durumunu aktarmaya çalıştım. Güzel bir haber Degetar- Deniz, Gemi, Tekne Arkeolojisi  ekibinden aldığım Atlas‘taki yazı için “teşekkür eden” e-posta oldu. Kaybolan tekne tipleri üzerine çalışan Degetar “beklenmeyen sürpriz bir şekilde sizin Atlas‘taki o güzel yazınızla mutlu olduk ve Çapar teknesinin günümüze kadar gelen somut bir örneği olduğundan bu tekneye öncelik tanıyarak  çalışmasına başladık.” diyordu. Degetar’ın Atlas dergisi Aralık 2013’te aynı konudaki teşekkür mektubunu da aşağıya ekledim.

(Kaybolan Teknenin Peşinde yazısının kısa versiyonu “Çapar: Kaybolan Tekne” başlığıyla Atlas dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımlandı.Yazı şu adresten indirilebilir: http://www.kesfetmekicinbak.com/atlaslar/y_dergi/dergi.aspx?sayiid=293 )

Albay Rawlinson'un arabası yüklenirken
Albay Rawlinson’un Ford marka arabası çapara yüklenirken

Kaybolan Teknenin Peşinde

Ocak ayı sonunda (2012) İstanbul’dan  Sinop’a uzanan bir Batı Karadeniz yolculuğunda[1]  en son 1950’lerde yapılan ve 1960’larda artık tamamıyla ortadan kalktığı düşünülen[2] tarihi bir tekneye Sinop Tersanesi’nde rastladık. Tarihi diyorum çünkü tekne tipleri ekonomik/sosyal/teknolojik/ticari/askeri ve benzeri birçok faktöre bağlı olarak zamanla değişir/ farklılaşır, çok az tekne tipi “karakteristik özelliklerini ve işlevini” muhafaza ederek varlığını sürdürür.

Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar

Sinop Tersanesi’nde rastladığımız, Bizanslıların “kürekli tekne” anlamında “paraskalmion”, Osmanlıların “palaşkerme” dedikleri ve Karadeniz’de “çapar” (bazı yörelerde “kabak”) diye bilinen  bu teknenin Ortaçağ’dan kalma çizimlerine 100’den fazla gemi resminin yer aldığı Trabzon Ayasofya Kilisesi’nin duvarlarında rastlarız.[3]   Duvar resimlerinden birkaçında teknenin “başı/kıçı yumuşak eğimlerle yukarı doğru kıvrılan, altı düz” karakteristik özellikleri görülür. Trabzon İmparatorluğu üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış olan Anthony Bryer[4]  ağır bir mavna olan paraskalmion’un “sahile iki uçtan da yanaşacak biçimde yapılmış, karavele kaplama[5]  yapılı, sabit küreklerle idare edilen” uzunlukları 6-12 metre arası değişen tekneler olduğunu belirtiyor.[6] Antik Çağ’dan beri “Demirleyen gemiler ikinci tip bir gemiye, mavnalara ihtiyaç duymaktaydılar.  …Geminin yükü mavnalarla kıyıya götürülürdü.”  [7]Paraskalmion da bu tür özellikleri olan bir tekneydi. Trabzon İmparatorluğu’nun (1204-1461) resmi tarihçisi Panaretos, paraskalmion’un “hem Osmanlılar, hem de Trabzonlularca kullanıldığını” belirtiyor.[8]

Osmanlı döneminde palaşkerme adıyla bilinen bu teknelerin farklı amaçlarla da olsa üretim ve kullanımının sürdüğünü biliyoruz. İdris Bostan, Osmanlı Gemileri’nde palaşkermeyi “hafif yelkenli bir filika” olarak  tarif etse de “1691’de Sinop ve Çayağzı’nda inşa edilecek altı kalyonun kerestesini  taşımak üzere de ayrıca palaşkerme…”  yapıldığından söz ediyor. Daha yuvarlak hatlı ve altı düz teknelerin yük kapasiteleriyle de öne çıkan tekneler olduğu biliniyor. Rodos seferine (1522) katılan donanmada  palaşkermelerin bulunması, 1571 Kıbrıs seferi öncesi İstanbul Tersanesi’nde üç ve 17. Yüzyıl’da devlete ait çeşitli palaşkermelerin tamir edilmesi; bu gemilerin Osmanlı donanmasında çeşitli amaçlarla kullanıldığını gösteriyor. Örneğin “Girit harbi sırasında (1646), Hanya dışında bulunan Cezayir gemilerine ve diğer gemilere düşman tarafından gönderilen, içi barut ve kumbara dolu beş ateş gemisi, karadan palaşkermelerle gidenlerin kancalarla uzaklaştırılması sonucu engellenebilmiştir. 1645’te dokuz palaşkerme inşa edilmiş ve her palaşkermede on dört kürekçi yer almıştır. 1691’de Tersane’de Karadeniz ve Tuna’ya sevkedilecek donanma için ihtiyaç olan gemiler arasında bir de palaşkerme vardır:” [9]

Palaşkermeden Çapara…

Aşırmalı bir yelken ve kürekle, yük taşımak için kullanılan palaşkermelerin izini sürebileceğimiz ilginç bir fotoğraf Albay Rawlinson’un anılarında[10] var. Kitapta, 1919’da Trabzon limanında alargadaki bir gemiye yanaşmış 3 palaşkermeden birine albayın Ford marka otomobili yüklenirken çekilmiş bir fotoğraf yer alıyor.

Osmanlıca denizcilik sözlüklerinde çapar, Samsun ve civarı sevahilinde icra-yi ticaret eden ve takadan büyük olup kürek ve bir aşırma yelken ile müteharrik bulunan kayıklardır.” [11] diye tarif ediliyor. Kaynaklar çapar isminin “Eski Türkçe çap-mak  ‘yüzmek’ten (isim-fiil ekinin kalıplaşmasıyla çap-ar)”[12] geldiğini yazıyor. Kimi edebi metinler de çaparların yükleri hakkında fikir veriyor: “Kıyı boyunca daima oraya buraya koşuşan hamallar çaparlara çuval çuval fındık yüklüyorlardı”.[13]  Osman Kademoğlu’nun yüze yakın tekne “inşaiyecisiyle” yapılmış  bir “sözlü tarih” çalışması olan Denizin Güzelleri’nde yer alan “Çapar-Acelesi Olmayan Gemi” başlıklı kısa yazısı çaparın Karadeniz sahilindeki kullanımını anlatan temel kaynaklardan biri.[14]

Çaparın dümeni (fotoğraf Sezar Atmaca)

Çapar sayısının 20. Yüzyıl’ın başında Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun’da yüze yakın olduğu tahmin ediliyor. “Karadeniz limanlarında, mendirekler ve gemilerin yanaştığı rıhtımlar yapılmadan önce, çaparlar iskeleden açıkta demirli vapurlara ve vapurlardan iskeleye yük taşırlardı.” “Çapar iki başı yüksek, baltabaş, bordası kavisli, geniş karınlı, altı düz, kürekle hareket eden, 30 ila 50 ton, Doğu ve Orta Karadeniz yük kayığıdır. Çaparlar eskiden aşırmalı yelkenle uzak mesafelere yük taşırlardı. Borda kavsi, omuzluktan itibaren baş ve kıç bodoslamaya doğru birden dikleşerek yükselir. Başı kıçından yarım metre daha yüksektir.Başta ve kıçta iki yarım güverte (başüstü ve kıçüstü) ve küpeştenin bodoslamaya birleştiği yerde çatal (yan yana iki dikme) bulunur. Ortası açık ambarlı parapetlidir. Parapetler paraçollarla küpeşteye bağlanır. Başüstünde ayakta durularak çekilen, 8-9 metre boyunda bir çift küreği ve kıçında enli ve yüksek asma dümeni vardır. …Çapar karaya çekildiği zaman dümen kaldırılır, teknenin kıçındaki çatala yerleştirilir, orada durur. Çaparın boyu on metre, eni dörtbuçuk metre, derinliği iki metredir.”

 “…Çaparda sekiz mürettebat bir de kaptan olurdu. Her bir küreği, ikişer kişi ayakta durarak çekerler, karınca gibi ağır ağır giderdi.”

“Acente geminin geleceğini çaparcılara haber verir, çapar çekiliyse suya atılır veya denizdeyse demir yerine alınır, geminin geleceğine yakın motorla çekilerek götürülür ve iskeleye rampa edilirdi.” [15]

Hava bozunca dümeni kaldırılarak karaya çekilirmiş çaparlar. Karadeniz limanlarına mendirek ve rıhtım yapılıp çaparlara iş kalmamış, bazı çaparlara motor takılsa da en son çapar da 1950’lerde yapılmış.

Ayancık Kereste Fabrikası Çaparları

Sinop Karadeniz Yelken İhtisas Kulübü (SKY) yetkililerinin katkılarıyla gerekli girişimlerde bulunup edindiğimiz bilgilerden sonra çaparların izini sürmek için Şubat ayı başında aynı ekip bir kez daha İstanbul’dan Sinop’a gittik. Bunların kapatılan Ayancık Kereste Fabrikası’ndan kalan 5 çapar olduğu ve ikisinin Sinop’a satıldığı, diğer üçünün Ayancık’ta fabrika arazisinde bulunduğu bilgisine ulaşmıştık. Amacımız, ne halde olduğunu bilmediğimiz bu teknelerden hiç olmazsa birinin “karakteristik özellikleriyle” yaşatılmasıydı.

Önce Sinop Tersanesi’ndeki teknelere göz attık. Tekneleri Ayancık’taki Kereste Fabrikası’ndan alan yeni sahibi onları  tadil ederek turizm sezonuna hazırlıyordu. Boyu 11, eni 3.60 metre olan iki tekne iyi durumdaydı. Aşırma donanımı ya da kürekler ortada yoktu ama bir teknenin dümen donanımı (pala+yeke) orijinal haliyle duruyordu. Dümen donanımı olan (beş teknenin en iyi durumda olanı) ilk teknede inşaat hızla sürüyordu, zemin yükseltilmiş, üstüne bir de kamara oturtulmuştu. Çaparın başına bir Viking motifi konması da düşünülüyormuş! Diğer tekne de turizm sezonuna hazırlık için sırasını bekliyordu. Teknelerle ilgilenen birilerinin varlığı, daha önce telaffuz edilen satış fiyatlarını birden 5-10 kat arttırmıştı.

Ayancık’a girerken, hurdacıların söküm işlerini sürdürdüğü, Kereste Fabrikası’nın deniz kenarındaki devasa arazisiyle karşılaştık. Yabancı sermaye (Belçika) ortaklığıyla 1929’da Zingal (Zindan ve Çangal Ormanı) Ormanları A.Ş. tarafından kurulan Ayancık Kereste Fabrikası, 1945’te sözleşmesi iptal edilerek Orman Genel Müdürlüğü’ne geçmiş. Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından 1996’da  Ayancık Belediyesi’nin de içinde olduğu bir ortak girişime satılan ve 2004’ten bu yana üretim dışı olan fabrika hurdacılara tasfiye ettiriliyordu. (Kurulduğu yıllarda Avrupa’nın, 1980’lerde Türkiye’nin en büyük kereste fabrikası iken “arsaya dönüştürülen” işletmenin hikâyesi için bkz. Ahmet Demirtaş, 2010)[16]

Ayancık çaparları (fotoğraf Ali Gündüz)

Fabrika arazisinin bir köşesinde, karlar içinde incir ağacı ve sarmaşıklarla arkadaşlık eden, birbirlerine yaslanarak ayakta kalan 3 kardeş duruyordu. Dümen palasız, küreksiz, kırık, dökük bir halde yıllardır bakımsız, ilgisiz bu köşede unutulmanın yükünü taşıyorlardı. Çaparların baş ve kıç omuzluğunda yer alan bordayı saran demir askıların vinçle suya indirme/kaldırma donanımı olduğunu düşündük, daha sonra bu vincin fotoğraflarını Ayancık’ta Foto Hürriyet’te (Ömür Omay) bulduk. Dağlardan ırmak/kanallar ya da havai hat veya dekovil yoluyla fabrikaya getirilen tomruklar  burada işleniyor ve üretilen kereste de ağırlıkla deniz yoluyla taşınıyormuş. Fabrika envanterinde yer alan çaparlar yıllarca vinçlerle denize indirilip kaldırılarak alargada bekleyen gemilere yük taşıyıp tarihi işlevlerini sürdürmüşler. Ancak özelleştirme sonrası üretim ve işçi sayısı hızla azaltılıp çalışan işçi sayısı 2003’te 10’a kadar düşürülmüş olduğuna göre çaparlar da uzun yıllardır deniz ve bakım yüzü görmemiş olsa gerek.

Ne Yapılabilir?

Tekne yapım tarihi düşünüldüğünde, her teknenin bir sonraki veya bir başka tekne tipi için model olduğu söylenebilir. Örneğin  Osmanlı dönemi tekneleri daha önceki dönemlerin (Bizans döneminin) izlerini de taşır. Bir tekne  formunun  nasıl ve ne zaman değişip geliştiğinin, farklılaştığının izini sürebilmek için birçok ayrıntıya dikkat çeken akademik disiplinle yapılan çalışmalar (tarihi, sosyolojik, arkeolojik, etimolojik…) önemlidir. Ortaçağdan beri bilinen, varlığını 1960’lara kadar sürdürebilen bu teknenin “tipik” haliyle muhafaza edilmesi kültürel/sosyal/tarihi olarak önemlidir. Ayancık Belediyesi ve Kaymakamlığı’nın Ayancık’taki bu üç tekneye sahip çıkacağı söylendi ama bunun kuru bir taahhüt mü yoksa gerçek bir girişim mi olacağını zaman gösterecek. Dilerim yıllar sonra maketlerini ya da replikalarını yapmak yerine Sinop’taki çaparlara da sahip çıkılır. Teknelerin mevcut halleriyle muhafaza edilmesi mümkün olursa dümen palası, aşırma yelkeni donanımı, tekne boyuna yakın kürekleri tamamlanarak restorasyon/sergileme gibi konularda dünyadaki örneklere de bakılarak ayrıntılı çalışmalar yapılabilir. Örneğin parapetleri kaldırılırsa karakteristik hatları daha net görünebilir. Geliştirilecek projelerle tekneleri müzede/denizde (marinada) ya da donanım ve tarihi gelişiminin/kimliğinin anlatıldığı levhalar eşliğinde açık bir alanda sergilemek mümkündür.  Teknelerin restorasyonu için birkaç yıldır Boat Show’a kendi ürünleriyle A’dan Z’ye restore ettiği Dingo, Neptün, Seddülbahir gibi klasik teknelerle katılan Teknomarin Yat Boyaları firması ile işbirliği yolları da aranabilir. Bu sayede belki gelecek yıl tipik bir çapar’ı tekne fuarlarında görmemiz mümkün olur.


[1] Marmara Açıkdeniz Yat Kulübü (MAYK) tarafından organize edilen Haziran 2012’de yapılması düşünülen Karadeniz Yat Rallisi (KAYRA) hazırlıkları için Teoman Arsay, Ali Gündüz ve Güngör Acar’ın yolculuğuna ben de katılmıştım.

[2] Anthony  Bryer (a.g.m.)1993’te “Ne yazık ki bu tür teknelerin son otuz yılda Karadeniz’de tamamen ortadan kalktığı anlaşılıyor…”(a.g.m.); “Ortaçağ’dan Gelip 1950’lerde Kaybolan Bir Tekne: Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar”, Sezar Atmaca, Denizcinin Günlüğü 2010, ADF Yay. 2009.

[3] Kilisedeki çalışmaları anlatan bir ilk yazı için bkz. David Winfield, “Ayasofya Trabzon 1960”, Türk Arkeoloji Dergisi, içinde Sayı:XI-ı, 1961. Çizim kaynakları: Nergis Günsenin, Denizlerdeki Bizans, İstanbul dergisi Ekim 1994; Anthony Bryer,  “Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik”  çev. Kudret Emiroğlu, Bir Tutkudur Trabzon  içinde, haz: G. Kayaoğlu/Ö. Ciravoğlu/C. Akalın, YKY 1997; tekne grafittileri için bkz. “Duvarlardaki Tekneler”, Sezar Atmaca y.a.g.e. (Denizcinin Günlüğü…)

[4] Anthony Bryer&David Winfield, The Byzantine Monuments and Topograpy of the Pontos,cilt I-II, Dumbarton Oaks Studies, 1985; A.Bryer ve d. The post-Byzantine Monuments of the Pontos, Ashgate, 2002. Yazarın ulaşamadığım ama literatürde yer alan bir diğer kitabı: The Empire of Trebizond and the Pontos, Londra 1988.

[5] Karavele kaplama: İç kaplamaları çapraz, dış kaplamaları baştan kıça doğru boydan boya döşenmiş iki kat kaplama.

[6] A. Bryer, a.g.m. (Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik…)

[7] Lionel Casson, Antik Çağda Denizcilik ve Gemiler, çev. Gürkan Ergin, s. 144, Homer Kitabevi, 2002.

[8] A. Bryer, a.g.m. (Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik…)

[9] İdris Bostan, Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri, Bilge Yay. 2005.

[10] A. Rawlinson,  Adventures in the Near East 1918-1922, Andrew Melrose, 1923.

[11] Kamus-i Bahri, Süleyman Nutki (der), haz. Mustafa Pultar, İş Bankası Yay. 2011.

[12] Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Lugatı, İlhan Ayverdi, 2011.

[13] “Naim Tiralı, Park. Hikayeler, 1947” aktaran Andreas Tietze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı, Simurg 2002.

[14] Kademoğlu Osman, Denizin Güzelleri, yay. haz. Ali Pasinler, Duran Kitapları, 2000.

[15] Kademoğlu, a.g.e. s. 92-95.

[16] Ahmet Demirtaş, “Zingal Şirketi, Zindan ve Çangal Ormanı ile Sanayileşme Girişimi Olarak Ayancık Kereste Fabrikası”, Mühendislik ve Mimarlık Öyküleri-IV içinde s.143-158, TMMOB, 2010. Fabrika’nın Ayancık’a etkisi için bkz. Turan Gökmenoğlu, Ayancık Rehberi, 1989.

(Kısa versiyonu Çapar: Kaybolan Tekne başlığıyla Atlas dergisi, Haziran 2012’de yayımlandı-ilk sayfası aşağıda-)

http://www.kesfetmekicinbak.com/atlaslar/y_dergi/dergi.aspx?sayiid=293

Atlas dergisi, Haziran 2012

Çapar: Kaybolan Tekne

Sayın Atmaca,

Uzunca bir süredir size yazmak istiyordum ancak henüz mail adresinizi bulabildim. Yaklaşık dört senedir araştırmakta olduğumuz “Karadeniz’in Geleneksel Tekne Tipolojisi” çalışmamızda, soyu tükenmiş tekne tiplerinin belirlenmesi için yararlanmakta olduğumuz yakın tarihli ve benzerleri arasında en güzel kaynak Osman Kademoğlu’nun kitabıydı. Ayrıca konuyla ilgili irtibat kurduğumuz kişilerin özel koleksiyonlarından birçok fotoğraf bulmuştuk. Bunları değerlendirirken sürpriz bir şekilde Atlas Haziran 2012 o güzel yazınızla teknenin günümüze kadar hala var olduğunu görerek çok mutlu olduk. Yok olduğu zannedilen tekne tipini elimizdeki fotoğraflar arasından seçip, var olan somut bir örneğe öncelik tanıyarak üzerinde çalışmaya başladık.

Teknenin ilk keşif incelemesini yapıp, teknik belgeleme amacıyla endaze planları ve konstrüksiyonun çıkarılması, korunması için restorasyon ve konservasyon uygulaması gibi en elzem gerekli bilgileri alıp, Mayıs ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı  35. Uluslararası Kazı, Araştırmalar ve Arkeometri Sempozyumu’nda ilk ön rapor sunumunu yaptık. Bununla birlikte bizim en başından beri önem verdiğimiz sözlü tarih çalışmasıyla da, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çapar teknesi kullanımı hakkında daha derin detaylar öğrenebildik.

Birleştirmekte olduğumuz bütün bu bilgiler, yok olmuş bir tipolojinin ve son kalan bir somut örneğin, bir bakıma yeniden doğuşu olacak. Çalışmanın ilerleyen zamanında sizin de söz ettiğiniz gibi deneysel gemi, tekne arkeolojisi kapsamında, bire bir kopyasının sürdürülebilir bir proje dahilinde yapılarak interaktif eğitim amacıyla değerlendirilmesini arzu ederiz.

Çapar teknesinin yeniden ele alınması ve tarihsel bilgisinin tespiti için yapmakta olduğumuz Karadeniz’in  Geleneksel Yok Olan Tekne Tipleri çalışmamızda gemi, tekne arkeolojisi konusunda ilgilenen bizlerin bu incelemeyi ve belgelemeyi yapma imkanı bulmamız mutluluk vericidir. Atlas’taki yazınızın bu çalışmaya katkı sağlayarak ivme kazandırdığı için çok teşekkür ederiz.

Saygılarımızla

Korhan Bircan

Degetar- Deniz, Gemi, Tekne Arkeolojisi 

(Atlas dergisi, Aralık 2013)

Similar Posts

  • |

    Fırtına Nerede?

    Hangi deniz, hangi rüzgâr, hangi “haber” buluşturur bizi?

    Denizdeki her olay denizi, denizciliği tanımak, tanıtmak için bir fırsattır ama bunun gerçekleşmesi konuya yaklaşıma ve eklenecek bilgilere bağlıdır.

    2006’da yaşanmış bir kaza dolayısıyla haberlerin ele alınışını, bilginin kaybolmasını, magazinleştirilmesini ve gittikçe kaybolan amatör ruhu ele alan bir değerlendirme…

    Birçok göstergeye bakarak ülkemizde denizciliğe olan ilginin, denize açılan insan ve tekne sayısının giderek arttığı söylenebilirse de genel olarak bu artışın denizcilik kültürünü incelttiğini, ona yeni “değerler” kattığını söylemek oldukça zor.

    Denizciliğin daha dar alanlardan çıkıp giderek yaygınlaşmasından söz edeceksek canlı, ufku açık, her bindiği teknenin şarkısını söylemeyen kendi değerleri ve kimliği billurlaşmış amatör ruhlu bir denizcilik kültürü için mevcut veya oluşmaya başlayan kimi değerleri sorgulamamız, bu alandaki olumlu mirasa sahip çıkmamız gerekir. Çok sayıda parametreden (tekne, eğitim, kurum, yayın -kitap, dergi, gazete-, sporcu, yarış, sponsor vb.) farklı örnekler vermek mümkün ama çok daha sıradan birkaç örnekle konuya gireyim.

    Tekne sayısı arttıkça usturmaçalarını üzüm salkımı gibi sarkıtarak seyreden tekne sayısının artması; liman içinde VHF telsizlerinin 1 watt değil de 25 watt çıkış gücünde kullanılarak herkesin rahatsız edilmesi sıradan bilgilerin bile “içselleştirilemediğini” gösteren örnekler. Bir değerin oluşabilmesi, kalıcılaşması için sadece bilgiye sahip olmak yetmiyor, o bilginin “içselleştirilmesi” de gerekiyor. Doğaldır ki bu alandaki gelişmeler denizdeki yağmurla, fırtınayla gelip yerleşmiyor, ülkenin kültüründeki olumlu ve olumsuz (zaafları, eksiklikleri…) yönleri, gelişmeleri bünyesinde taşıyor, yansıtıyor. Ayrıca denizcilik adına yapılan her şey iyidir gibi ilkesiz, ölçüsüz bir anlayışın yaygınlığı da bunu pekiştiriyor. Örneğin “Türkiye Yelken Açtı” başlığıyla gazetemiz (Milliyet Pazar, 4 Haziran) 2 tam sayfa haber yapıyor ama muhabir yaptığı röportajların yönlendirmesiyle (!) amatör denizci belgesiyle “şilep” kullanılabileceğini yazıyor.

    Denizcilik alanındaki gelişmeleri, tartışmaları her açıdan değerlendirmek, eleştirmek, denizciliğin ufkunu açacak yerel ve evrensel kuralların, değerlerin, referansların belirginleştirilmesini, sindirilmesini sağladığı gibi amatör bir ruhu kaybetmeden filizlenmekte olan denizcilik dilinin, kimliğinin ve sonucunda kültürünün sınırlarını çizebilir.

  • |

    Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)

    Sunuş: Osmanlı’da amatör-sportif denizciliğin izleri: Deniz Yarışları / Sezar Atmaca

    Siteyi takip edenler bilir ama bilmeyenler için tekrar edeyim: “amatör-sportif denizciliğin yeterince araştırılmış, yazılmış bir tarihi yok bu nedenle denizcilik, yani deniz/tekne/insan ilişkisinin amatör/sportif yönünün izlerini denizcilik mirasında, denizci varoluş tarzında araştırıp, suüstüne çıkarmaya çalışan, geçmişimizin çok kültürlü, renkli karakterini veri alan, hikâyelerini anlatan” yazılara da yer vermeye çalışıyoruz.

    Osmanlının son dönemi ile cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin yayınları, arşiv kaynaklarını tarayarak hazırlanmış “kaynak değeri” olan akademik araştırmalar amatör-sportif denizcilik tarihi için yeni/önemli bilgiler sunabiliyor.

    Osmanlıdan gelenin, kalanın, kaybolanın, yok olanın izlerini Bengi Su Ertürkmen Aksoy ve Neşe Gurallar’ın “İstanbul Gemicilik Şenlikleri…” yazısından sonra 1913’te 33 gün arayla Moda Koyu ve Beykoz sahilinde düzenlenen deniz yarışlarını anlatan Ayşe Zamacı’nın “Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)” (Tarih ve Günce, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Sayı: 9, 2021 / Yaz, s. 159-188) başlıklı yazısıyla sürüyoruz.

    Balkan savaşlarından yeni ve yenik çıkılmış bir dönemin atmosferini ve sorunlarını özetleyip, dönemin önde gelen siyasi şahıslarının himayesinde

    moral verici kentsel bir sosyal etkinlik olarak düzenlenen Moda ve Beykoz yarışlarını arşiv belgelerine, süreli ve basılı yayınlara dayanarak aktarıyor Ayşe Zamacı.

    Hamidiye ve yabancı savaş gemilerinin yer aldığı bir ortamda Moda ve bir süre sonra Beykoz’da yapılan yarışlar… Gelirin, yarışı düzenleyen sosyal yardım cemiyetlerine bırakılması, biletli seyirci uygulaması ve seyirci için ek vapur seferlerinin konulması… Tamamı yapılamasa da her türlü kik, kayık, kancabaş, filika, sandal, futa, kotra ve motorun dâhil olduğu (ayrıca yağlı direk, yüzme, halat çekme vb. müsabakalar) Moda’da 29, Beykoz’da 24 kategoride yapılan yarışlar… Düzenleyici/katılımcı profili, kayık yarışlarının geçmişi, yarış programları, tekne tipleri,  izleyiciler, kulüpler, İdman Mecmuası’nda yer alan Moda yarışı organizasyonu/yönetimi ile ilgili dozu yüksek eleştiriler, İngiliz yat kulübünden (Khalkedon Racing Club) ödünç aldıkları teknelerle yarışan öğrenciler, yarışlarla ilgili 10 fotoğraf…

    Arşiv belgelerinde, Tanin, Tasvir-i Efkâr, İdman Mecmuası gibi zamanın gazete ve dergilerinde yer alan bilgilerin/fotoğrafların günümüze aktarılmasını sağlayan değerli çalışması ve yayımlanma izni için Ayşe Zamacı’ya teşekkürlerimizle…

  • Kader’in Kadersizliği Devam Edecek mi?

    Yelkenli teknesiyle Filipinler’e gitmek üzere coşkulu bir kalabalık tarafından yaklaşık 70 yıl önce, 21 Ekim 1951’de İstanbul/Dolmabahçe’den uğurlanan, ancak “liman müruriyesi (geçiş müsadesi) ile sağlık patentesi” işlemlerini yerine getirmediği gerekçesiyle İzmir Liman İdaresi’nce seferden alıkonan Sinan Everest’in hikâyesini ve mücadelesini ilk kez iki usta denizci Teoman Arsay ve Necati Zincirkıran’ın kaleminden Yelken Dünyası Aralık 2005 sayısında okumuştum.[1]

    Denizciliğimizin gelişiminden/yapısal sorunlarından ilginç kesitler sunan, “Denizcilik tarihimizde ilk defa girişilen bir teşebbüs olması ve yarıda kalmak bahtsızlığına uğraması…” ile bilinen bu ilginç hikâyeyi “Denizcinin Günlüğü, 2006”da da özetleyerek aktarmıştım.[2]

    Beden Terbiyesi’nin sponsorluğunda Harun Ülman’a yaptırılan tekneye bir başka kamu otoritesinin izin vermemesini garip bulsam da nedenleri hakkında o günlerde başkaca bir kaynak bulamamıştım.

    Denizcilikle ilgili eski dergileri/kaynakları tararken Sinan Everest’in, tekneyi yapan Harun Ülman’ın ve konuya ilişkin tartışmalara taraf olmuş kimi denizcilerin kaleminden çıkmış bu olayla ilgili ayrıntılara ulaşınca hikâyeyi yeniden ele almaya karar verdim.

  • Alp Alpagut Türkiye’de Kalsa Ne Olurdu…?

    Alp Alpagut, uluslararası düzeyde pek çok başarıları bulunan ve Olimpiyat’ta (Atlanta 1996) ve Akdeniz Oyunları’nda (1997) ülkemizi Laser sınıfında temsil etmiş bir sporcu. 2001’den beri yurtdışında antrenörlük yapıyor, 2004’ten beri de İtalya’da yaşıyor, olimpiyatlara sporcular hazırlıyor. Çalıştırdığı sporcuların olimpiyat kotası alma başarıları göstermesi geçtiğimiz yıl ona İtalya Laser Milli Takımı Antrenörlüğü kapısını açtı. Yılda 250 gün denizde İtalyan Laser milli takımına koçluk yapıyor, fırsat bulursa da yarışıyor. Örneğin 2009 ve 2012’de İtalya masterlar şampiyonluğunu kazanmıştı. Gerekli ve yeterli antrenmanları yapa(a)madan katıldığı 4-11 Ekim 2014’te Güney Fransa Hyeres’de yapılan Laser Masterlar Dünya Şampiyonası’nda grubunda 3. oldu (sonuçlar için şu siteye bakılabilir: http://lasermasters.coych.org/results/).

    Eylül ayında İspanya/Santander’de yapılan, tüm olimpik sınıfların katıldığı ve ülke olimpiyat kotalarının yarısının belli olduğu Dünya Şampiyonası’nda Alp Alpagut’un çalıştırdığı İtalyan Laser Milli Takımı’ndan 3 sporcu ilk 25’e girerek olimpiyat kotası aldı. Türkiye bu yarışlarda hiçbir sınıfta olimpiyat kotası alamadı. (Santander’de yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı muhteşem organizasyonun açılış töreni ve laser sınıfı yarışları için şu videolara da bakılabilir. http://www.youtube.com/watch?v=L7NrpazIbxghttp://www.youtube.com/watch?v=X9Ey4ovBODM )

  • Deniz Otobüsü İskelesinde Hamaset Tarihi

    İDO / Bakırköy bekleme salonunda “Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar” başlığıyla yer alan 4 büyük pano hakkında Denizcinin Günlüğü 2009’da şunları yazmıştım:

    “İstanbul Bakırköy Deniz Otobüsü İskelesi’nde yer alan Osmanlı denizciliğini övme amacıyla hazırlanmış ‘Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar’ başlığı altındaki 4 pano ne yazık ki koca bir imparatorluk bahriyesine, deniz ticaretine merkez olmuş şehrin tarihine, kültürüne yakışmıyor. ‘Deniz İstanbul’una övgü ve sahip çıkma’ Mağribi korsanların (savaşların…) bilgileri hayli tartışmalı, klişeleşmiş hikâyelerine sığınmaktan geçmez. İçeriğinden habersiz, Türk Ansiklopedisi’nden alınan (1977) hayli derinliksiz bilgilerin hiçbir kaynakla karşılaştırmadan olduğu gibi aktarılması olsa olsa internet sitelerinde rastlanan türden sığ bir propagandanın / milliyetçiliğin ürünü olabilir. Panoların % 85’ini kapsayan Cezayir-ABD anlaşması örneklenirse: Cezayir korsanlarının ABD gemilerini yağmalaması nedeniyle 1795’te imzalanan anlaşmanın ‘Amerika tarihinde yabancı dille imzalanan tek anlaşma olduğu; bu belgenin yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan vesikası olduğu; ve Amerikan donanmasının nüvesinin Türk korsanlarının zorlamasıyla atılmış olduğu’ gibi ‘lakırdıların’ ayrıntılı ve gerçek hikayesi (örneğin ABD’nin daha önce Fas’la, 1786’da anlaştığı bilgisi…) için, ABD belgeleriyle yapılmış bir akademik araştırmaya bakılabilir: ‘Mine Erol, Amerika’nın Cezayir ile Olan İlişkileri 1785-1816’, ( İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 1979).”

  • Denizcilik Kültürü Notları 

    Amatör Denizcilik Federasyonu/ADF için hazırladığım Denizcinin Günlüğü yıllıkları beş sene boyunca (2006-2010) yayımlandı. Günlükler, ADF üyesi kulüplerin, üyelerinin, yöresel denizcilerin yastık altındaki resimlerini, notlarını, hikâyelerini, söyleşilerini aktararak denizcilik kültürünü besleyecek bir kanal olarak düşünülmüştü ama böyle bir kanal oluşturulamadı ne yazık ki.

    Yazılı kaynaklarımız oldukça sınırlı olduğu için önceki kuşakların denizcilikle ilgili öykülerini/hikâyelerini, bilgilerini bil(e)miyoruz, araştırmıyoruz dolayısıyla geleceğe aktaramıyoruz. Denizcilik kültürü açısından bu tür benzer yıllıkların basılması veya amatör sportif denizcilik konulu efemera malzemesine dayanarak ajanda, takvim, foto albümler hazırlanması için çaba gösterilmesi yanında sözlü tarih/sözlü aktarım ve yayınlar, faaliyetler/yarışmalar düşünülmeli, projelendirilmelidir. Tabii ki bu tür araştırmalar farklı bir ilgi, hayli emek/çaba/zaman gerektiriyor[1], bu yapılmayınca yeri/boşluğu kolayca benzer konulardaki çeviri makale bolluğu ile ya da “ürün”lerle doldurulmaya çalışılıyor…

    Deniz kültürünü/görgüsünü ele alan eserlerin birinci el kaynaklara, yeterli bir araştırmaya dayanması, çalakalem yazılmış birçok hatalı bilgiyi tekrar etmemesi, çeviri metinleri/uyarlamaları sorgulaması, kavramları yerli yerinde kullanması beklenir. Örneğin ‘Yeni Bir Yatçılık Tarihi’nde Mike Bender (A New History of Yachting, Mike Bender, The Boydell Press, 2017) yatçılık tarihi ile ilgili eski metinlerin büyük yarış yatları üzerine yoğunlaştığını ve bu tarihçelerin prestijli zenginlerin yaşadığı olaylarla ilgili olduğunu anlatır. Ülkemizde denizde nezaket/görgü hakkında yazılmış kaynaklar bunlardan esintilerle doludur…