Çapar: Kaybolan Tekne

“Ortaçağ’dan Gelip 1950’lerde Kaybolan Bir Tekne: Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar” (Denizcinin Günlüğü 2010) diye hakkında yazı yazdığım çapara kısa bir Karadeniz gezisinde Sinop’ta rastlamıştık. Bu vesileyle ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’na önerdiğim tekneyi yaşatma/kullanma projesi mümkün olabilir mi diye bir kez daha Sinop’a gitmiştik ADF başkanı Teoman Arsay, Güngör Acar ve rahmetli Ali Gündüz’le. Tekneyi ADF faaliyetleri için kullanma projesi gerçekleşmese de ADF adına Sinop ve Ayancık’ta vali-kaymakamlık-belediye ile yapılan resmi görüşmeler sonrasında teknelerden biri Sinop Cezaevi’nde sundurma altında (yağmurdan) korumaya alındı. Bildiğim kadarıyla da öylece duruyor yıllardır.

Sinop Cezaevi bahçesinde sundurma altındaki çapar (Fotoğraf Sezar Atmaca, 2014)

Proje gerçekleşmeyince Atlas dergisine Haziran 2012 sayısında yayımlanan yazıyla çaparların varlığını/durumunu aktarmaya çalıştım. Güzel bir haber Degetar- Deniz, Gemi, Tekne Arkeolojisi  ekibinden aldığım Atlas‘taki yazı için “teşekkür eden” e-posta oldu. Kaybolan tekne tipleri üzerine çalışan Degetar “beklenmeyen sürpriz bir şekilde sizin Atlas‘taki o güzel yazınızla mutlu olduk ve Çapar teknesinin günümüze kadar gelen somut bir örneği olduğundan bu tekneye öncelik tanıyarak  çalışmasına başladık.” diyordu. Degetar’ın Atlas dergisi Aralık 2013’te aynı konudaki teşekkür mektubunu da aşağıya ekledim.

(Kaybolan Teknenin Peşinde yazısının kısa versiyonu “Çapar: Kaybolan Tekne” başlığıyla Atlas dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımlandı.Yazı şu adresten indirilebilir: http://www.kesfetmekicinbak.com/atlaslar/y_dergi/dergi.aspx?sayiid=293 )

Albay Rawlinson'un arabası yüklenirken
Albay Rawlinson’un Ford marka arabası çapara yüklenirken

Kaybolan Teknenin Peşinde

Ocak ayı sonunda (2012) İstanbul’dan  Sinop’a uzanan bir Batı Karadeniz yolculuğunda[1]  en son 1950’lerde yapılan ve 1960’larda artık tamamıyla ortadan kalktığı düşünülen[2] tarihi bir tekneye Sinop Tersanesi’nde rastladık. Tarihi diyorum çünkü tekne tipleri ekonomik/sosyal/teknolojik/ticari/askeri ve benzeri birçok faktöre bağlı olarak zamanla değişir/ farklılaşır, çok az tekne tipi “karakteristik özelliklerini ve işlevini” muhafaza ederek varlığını sürdürür.

Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar

Sinop Tersanesi’nde rastladığımız, Bizanslıların “kürekli tekne” anlamında “paraskalmion”, Osmanlıların “palaşkerme” dedikleri ve Karadeniz’de “çapar” (bazı yörelerde “kabak”) diye bilinen  bu teknenin Ortaçağ’dan kalma çizimlerine 100’den fazla gemi resminin yer aldığı Trabzon Ayasofya Kilisesi’nin duvarlarında rastlarız.[3]   Duvar resimlerinden birkaçında teknenin “başı/kıçı yumuşak eğimlerle yukarı doğru kıvrılan, altı düz” karakteristik özellikleri görülür. Trabzon İmparatorluğu üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış olan Anthony Bryer[4]  ağır bir mavna olan paraskalmion’un “sahile iki uçtan da yanaşacak biçimde yapılmış, karavele kaplama[5]  yapılı, sabit küreklerle idare edilen” uzunlukları 6-12 metre arası değişen tekneler olduğunu belirtiyor.[6] Antik Çağ’dan beri “Demirleyen gemiler ikinci tip bir gemiye, mavnalara ihtiyaç duymaktaydılar.  …Geminin yükü mavnalarla kıyıya götürülürdü.”  [7]Paraskalmion da bu tür özellikleri olan bir tekneydi. Trabzon İmparatorluğu’nun (1204-1461) resmi tarihçisi Panaretos, paraskalmion’un “hem Osmanlılar, hem de Trabzonlularca kullanıldığını” belirtiyor.[8]

Osmanlı döneminde palaşkerme adıyla bilinen bu teknelerin farklı amaçlarla da olsa üretim ve kullanımının sürdüğünü biliyoruz. İdris Bostan, Osmanlı Gemileri’nde palaşkermeyi “hafif yelkenli bir filika” olarak  tarif etse de “1691’de Sinop ve Çayağzı’nda inşa edilecek altı kalyonun kerestesini  taşımak üzere de ayrıca palaşkerme…”  yapıldığından söz ediyor. Daha yuvarlak hatlı ve altı düz teknelerin yük kapasiteleriyle de öne çıkan tekneler olduğu biliniyor. Rodos seferine (1522) katılan donanmada  palaşkermelerin bulunması, 1571 Kıbrıs seferi öncesi İstanbul Tersanesi’nde üç ve 17. Yüzyıl’da devlete ait çeşitli palaşkermelerin tamir edilmesi; bu gemilerin Osmanlı donanmasında çeşitli amaçlarla kullanıldığını gösteriyor. Örneğin “Girit harbi sırasında (1646), Hanya dışında bulunan Cezayir gemilerine ve diğer gemilere düşman tarafından gönderilen, içi barut ve kumbara dolu beş ateş gemisi, karadan palaşkermelerle gidenlerin kancalarla uzaklaştırılması sonucu engellenebilmiştir. 1645’te dokuz palaşkerme inşa edilmiş ve her palaşkermede on dört kürekçi yer almıştır. 1691’de Tersane’de Karadeniz ve Tuna’ya sevkedilecek donanma için ihtiyaç olan gemiler arasında bir de palaşkerme vardır:” [9]

Palaşkermeden Çapara…

Aşırmalı bir yelken ve kürekle, yük taşımak için kullanılan palaşkermelerin izini sürebileceğimiz ilginç bir fotoğraf Albay Rawlinson’un anılarında[10] var. Kitapta, 1919’da Trabzon limanında alargadaki bir gemiye yanaşmış 3 palaşkermeden birine albayın Ford marka otomobili yüklenirken çekilmiş bir fotoğraf yer alıyor.

Osmanlıca denizcilik sözlüklerinde çapar, Samsun ve civarı sevahilinde icra-yi ticaret eden ve takadan büyük olup kürek ve bir aşırma yelken ile müteharrik bulunan kayıklardır.” [11] diye tarif ediliyor. Kaynaklar çapar isminin “Eski Türkçe çap-mak  ‘yüzmek’ten (isim-fiil ekinin kalıplaşmasıyla çap-ar)”[12] geldiğini yazıyor. Kimi edebi metinler de çaparların yükleri hakkında fikir veriyor: “Kıyı boyunca daima oraya buraya koşuşan hamallar çaparlara çuval çuval fındık yüklüyorlardı”.[13]  Osman Kademoğlu’nun yüze yakın tekne “inşaiyecisiyle” yapılmış  bir “sözlü tarih” çalışması olan Denizin Güzelleri’nde yer alan “Çapar-Acelesi Olmayan Gemi” başlıklı kısa yazısı çaparın Karadeniz sahilindeki kullanımını anlatan temel kaynaklardan biri.[14]

Çaparın dümeni (fotoğraf Sezar Atmaca)

Çapar sayısının 20. Yüzyıl’ın başında Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun’da yüze yakın olduğu tahmin ediliyor. “Karadeniz limanlarında, mendirekler ve gemilerin yanaştığı rıhtımlar yapılmadan önce, çaparlar iskeleden açıkta demirli vapurlara ve vapurlardan iskeleye yük taşırlardı.” “Çapar iki başı yüksek, baltabaş, bordası kavisli, geniş karınlı, altı düz, kürekle hareket eden, 30 ila 50 ton, Doğu ve Orta Karadeniz yük kayığıdır. Çaparlar eskiden aşırmalı yelkenle uzak mesafelere yük taşırlardı. Borda kavsi, omuzluktan itibaren baş ve kıç bodoslamaya doğru birden dikleşerek yükselir. Başı kıçından yarım metre daha yüksektir.Başta ve kıçta iki yarım güverte (başüstü ve kıçüstü) ve küpeştenin bodoslamaya birleştiği yerde çatal (yan yana iki dikme) bulunur. Ortası açık ambarlı parapetlidir. Parapetler paraçollarla küpeşteye bağlanır. Başüstünde ayakta durularak çekilen, 8-9 metre boyunda bir çift küreği ve kıçında enli ve yüksek asma dümeni vardır. …Çapar karaya çekildiği zaman dümen kaldırılır, teknenin kıçındaki çatala yerleştirilir, orada durur. Çaparın boyu on metre, eni dörtbuçuk metre, derinliği iki metredir.”

 “…Çaparda sekiz mürettebat bir de kaptan olurdu. Her bir küreği, ikişer kişi ayakta durarak çekerler, karınca gibi ağır ağır giderdi.”

“Acente geminin geleceğini çaparcılara haber verir, çapar çekiliyse suya atılır veya denizdeyse demir yerine alınır, geminin geleceğine yakın motorla çekilerek götürülür ve iskeleye rampa edilirdi.” [15]

Hava bozunca dümeni kaldırılarak karaya çekilirmiş çaparlar. Karadeniz limanlarına mendirek ve rıhtım yapılıp çaparlara iş kalmamış, bazı çaparlara motor takılsa da en son çapar da 1950’lerde yapılmış.

Ayancık Kereste Fabrikası Çaparları

Sinop Karadeniz Yelken İhtisas Kulübü (SKY) yetkililerinin katkılarıyla gerekli girişimlerde bulunup edindiğimiz bilgilerden sonra çaparların izini sürmek için Şubat ayı başında aynı ekip bir kez daha İstanbul’dan Sinop’a gittik. Bunların kapatılan Ayancık Kereste Fabrikası’ndan kalan 5 çapar olduğu ve ikisinin Sinop’a satıldığı, diğer üçünün Ayancık’ta fabrika arazisinde bulunduğu bilgisine ulaşmıştık. Amacımız, ne halde olduğunu bilmediğimiz bu teknelerden hiç olmazsa birinin “karakteristik özellikleriyle” yaşatılmasıydı.

Önce Sinop Tersanesi’ndeki teknelere göz attık. Tekneleri Ayancık’taki Kereste Fabrikası’ndan alan yeni sahibi onları  tadil ederek turizm sezonuna hazırlıyordu. Boyu 11, eni 3.60 metre olan iki tekne iyi durumdaydı. Aşırma donanımı ya da kürekler ortada yoktu ama bir teknenin dümen donanımı (pala+yeke) orijinal haliyle duruyordu. Dümen donanımı olan (beş teknenin en iyi durumda olanı) ilk teknede inşaat hızla sürüyordu, zemin yükseltilmiş, üstüne bir de kamara oturtulmuştu. Çaparın başına bir Viking motifi konması da düşünülüyormuş! Diğer tekne de turizm sezonuna hazırlık için sırasını bekliyordu. Teknelerle ilgilenen birilerinin varlığı, daha önce telaffuz edilen satış fiyatlarını birden 5-10 kat arttırmıştı.

Ayancık’a girerken, hurdacıların söküm işlerini sürdürdüğü, Kereste Fabrikası’nın deniz kenarındaki devasa arazisiyle karşılaştık. Yabancı sermaye (Belçika) ortaklığıyla 1929’da Zingal (Zindan ve Çangal Ormanı) Ormanları A.Ş. tarafından kurulan Ayancık Kereste Fabrikası, 1945’te sözleşmesi iptal edilerek Orman Genel Müdürlüğü’ne geçmiş. Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından 1996’da  Ayancık Belediyesi’nin de içinde olduğu bir ortak girişime satılan ve 2004’ten bu yana üretim dışı olan fabrika hurdacılara tasfiye ettiriliyordu. (Kurulduğu yıllarda Avrupa’nın, 1980’lerde Türkiye’nin en büyük kereste fabrikası iken “arsaya dönüştürülen” işletmenin hikâyesi için bkz. Ahmet Demirtaş, 2010)[16]

Ayancık çaparları (fotoğraf Ali Gündüz)

Fabrika arazisinin bir köşesinde, karlar içinde incir ağacı ve sarmaşıklarla arkadaşlık eden, birbirlerine yaslanarak ayakta kalan 3 kardeş duruyordu. Dümen palasız, küreksiz, kırık, dökük bir halde yıllardır bakımsız, ilgisiz bu köşede unutulmanın yükünü taşıyorlardı. Çaparların baş ve kıç omuzluğunda yer alan bordayı saran demir askıların vinçle suya indirme/kaldırma donanımı olduğunu düşündük, daha sonra bu vincin fotoğraflarını Ayancık’ta Foto Hürriyet’te (Ömür Omay) bulduk. Dağlardan ırmak/kanallar ya da havai hat veya dekovil yoluyla fabrikaya getirilen tomruklar  burada işleniyor ve üretilen kereste de ağırlıkla deniz yoluyla taşınıyormuş. Fabrika envanterinde yer alan çaparlar yıllarca vinçlerle denize indirilip kaldırılarak alargada bekleyen gemilere yük taşıyıp tarihi işlevlerini sürdürmüşler. Ancak özelleştirme sonrası üretim ve işçi sayısı hızla azaltılıp çalışan işçi sayısı 2003’te 10’a kadar düşürülmüş olduğuna göre çaparlar da uzun yıllardır deniz ve bakım yüzü görmemiş olsa gerek.

Ne Yapılabilir?

Tekne yapım tarihi düşünüldüğünde, her teknenin bir sonraki veya bir başka tekne tipi için model olduğu söylenebilir. Örneğin  Osmanlı dönemi tekneleri daha önceki dönemlerin (Bizans döneminin) izlerini de taşır. Bir tekne  formunun  nasıl ve ne zaman değişip geliştiğinin, farklılaştığının izini sürebilmek için birçok ayrıntıya dikkat çeken akademik disiplinle yapılan çalışmalar (tarihi, sosyolojik, arkeolojik, etimolojik…) önemlidir. Ortaçağdan beri bilinen, varlığını 1960’lara kadar sürdürebilen bu teknenin “tipik” haliyle muhafaza edilmesi kültürel/sosyal/tarihi olarak önemlidir. Ayancık Belediyesi ve Kaymakamlığı’nın Ayancık’taki bu üç tekneye sahip çıkacağı söylendi ama bunun kuru bir taahhüt mü yoksa gerçek bir girişim mi olacağını zaman gösterecek. Dilerim yıllar sonra maketlerini ya da replikalarını yapmak yerine Sinop’taki çaparlara da sahip çıkılır. Teknelerin mevcut halleriyle muhafaza edilmesi mümkün olursa dümen palası, aşırma yelkeni donanımı, tekne boyuna yakın kürekleri tamamlanarak restorasyon/sergileme gibi konularda dünyadaki örneklere de bakılarak ayrıntılı çalışmalar yapılabilir. Örneğin parapetleri kaldırılırsa karakteristik hatları daha net görünebilir. Geliştirilecek projelerle tekneleri müzede/denizde (marinada) ya da donanım ve tarihi gelişiminin/kimliğinin anlatıldığı levhalar eşliğinde açık bir alanda sergilemek mümkündür.  Teknelerin restorasyonu için birkaç yıldır Boat Show’a kendi ürünleriyle A’dan Z’ye restore ettiği Dingo, Neptün, Seddülbahir gibi klasik teknelerle katılan Teknomarin Yat Boyaları firması ile işbirliği yolları da aranabilir. Bu sayede belki gelecek yıl tipik bir çapar’ı tekne fuarlarında görmemiz mümkün olur.


[1] Marmara Açıkdeniz Yat Kulübü (MAYK) tarafından organize edilen Haziran 2012’de yapılması düşünülen Karadeniz Yat Rallisi (KAYRA) hazırlıkları için Teoman Arsay, Ali Gündüz ve Güngör Acar’ın yolculuğuna ben de katılmıştım.

[2] Anthony  Bryer (a.g.m.)1993’te “Ne yazık ki bu tür teknelerin son otuz yılda Karadeniz’de tamamen ortadan kalktığı anlaşılıyor…”(a.g.m.); “Ortaçağ’dan Gelip 1950’lerde Kaybolan Bir Tekne: Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar”, Sezar Atmaca, Denizcinin Günlüğü 2010, ADF Yay. 2009.

[3] Kilisedeki çalışmaları anlatan bir ilk yazı için bkz. David Winfield, “Ayasofya Trabzon 1960”, Türk Arkeoloji Dergisi, içinde Sayı:XI-ı, 1961. Çizim kaynakları: Nergis Günsenin, Denizlerdeki Bizans, İstanbul dergisi Ekim 1994; Anthony Bryer,  “Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik”  çev. Kudret Emiroğlu, Bir Tutkudur Trabzon  içinde, haz: G. Kayaoğlu/Ö. Ciravoğlu/C. Akalın, YKY 1997; tekne grafittileri için bkz. “Duvarlardaki Tekneler”, Sezar Atmaca y.a.g.e. (Denizcinin Günlüğü…)

[4] Anthony Bryer&David Winfield, The Byzantine Monuments and Topograpy of the Pontos,cilt I-II, Dumbarton Oaks Studies, 1985; A.Bryer ve d. The post-Byzantine Monuments of the Pontos, Ashgate, 2002. Yazarın ulaşamadığım ama literatürde yer alan bir diğer kitabı: The Empire of Trebizond and the Pontos, Londra 1988.

[5] Karavele kaplama: İç kaplamaları çapraz, dış kaplamaları baştan kıça doğru boydan boya döşenmiş iki kat kaplama.

[6] A. Bryer, a.g.m. (Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik…)

[7] Lionel Casson, Antik Çağda Denizcilik ve Gemiler, çev. Gürkan Ergin, s. 144, Homer Kitabevi, 2002.

[8] A. Bryer, a.g.m. (Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik…)

[9] İdris Bostan, Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri, Bilge Yay. 2005.

[10] A. Rawlinson,  Adventures in the Near East 1918-1922, Andrew Melrose, 1923.

[11] Kamus-i Bahri, Süleyman Nutki (der), haz. Mustafa Pultar, İş Bankası Yay. 2011.

[12] Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Lugatı, İlhan Ayverdi, 2011.

[13] “Naim Tiralı, Park. Hikayeler, 1947” aktaran Andreas Tietze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı, Simurg 2002.

[14] Kademoğlu Osman, Denizin Güzelleri, yay. haz. Ali Pasinler, Duran Kitapları, 2000.

[15] Kademoğlu, a.g.e. s. 92-95.

[16] Ahmet Demirtaş, “Zingal Şirketi, Zindan ve Çangal Ormanı ile Sanayileşme Girişimi Olarak Ayancık Kereste Fabrikası”, Mühendislik ve Mimarlık Öyküleri-IV içinde s.143-158, TMMOB, 2010. Fabrika’nın Ayancık’a etkisi için bkz. Turan Gökmenoğlu, Ayancık Rehberi, 1989.

(Kısa versiyonu Çapar: Kaybolan Tekne başlığıyla Atlas dergisi, Haziran 2012’de yayımlandı-ilk sayfası aşağıda-)

http://www.kesfetmekicinbak.com/atlaslar/y_dergi/dergi.aspx?sayiid=293

Atlas dergisi, Haziran 2012

Çapar: Kaybolan Tekne

Sayın Atmaca,

Uzunca bir süredir size yazmak istiyordum ancak henüz mail adresinizi bulabildim. Yaklaşık dört senedir araştırmakta olduğumuz “Karadeniz’in Geleneksel Tekne Tipolojisi” çalışmamızda, soyu tükenmiş tekne tiplerinin belirlenmesi için yararlanmakta olduğumuz yakın tarihli ve benzerleri arasında en güzel kaynak Osman Kademoğlu’nun kitabıydı. Ayrıca konuyla ilgili irtibat kurduğumuz kişilerin özel koleksiyonlarından birçok fotoğraf bulmuştuk. Bunları değerlendirirken sürpriz bir şekilde Atlas Haziran 2012 o güzel yazınızla teknenin günümüze kadar hala var olduğunu görerek çok mutlu olduk. Yok olduğu zannedilen tekne tipini elimizdeki fotoğraflar arasından seçip, var olan somut bir örneğe öncelik tanıyarak üzerinde çalışmaya başladık.

Teknenin ilk keşif incelemesini yapıp, teknik belgeleme amacıyla endaze planları ve konstrüksiyonun çıkarılması, korunması için restorasyon ve konservasyon uygulaması gibi en elzem gerekli bilgileri alıp, Mayıs ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı  35. Uluslararası Kazı, Araştırmalar ve Arkeometri Sempozyumu’nda ilk ön rapor sunumunu yaptık. Bununla birlikte bizim en başından beri önem verdiğimiz sözlü tarih çalışmasıyla da, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çapar teknesi kullanımı hakkında daha derin detaylar öğrenebildik.

Birleştirmekte olduğumuz bütün bu bilgiler, yok olmuş bir tipolojinin ve son kalan bir somut örneğin, bir bakıma yeniden doğuşu olacak. Çalışmanın ilerleyen zamanında sizin de söz ettiğiniz gibi deneysel gemi, tekne arkeolojisi kapsamında, bire bir kopyasının sürdürülebilir bir proje dahilinde yapılarak interaktif eğitim amacıyla değerlendirilmesini arzu ederiz.

Çapar teknesinin yeniden ele alınması ve tarihsel bilgisinin tespiti için yapmakta olduğumuz Karadeniz’in  Geleneksel Yok Olan Tekne Tipleri çalışmamızda gemi, tekne arkeolojisi konusunda ilgilenen bizlerin bu incelemeyi ve belgelemeyi yapma imkanı bulmamız mutluluk vericidir. Atlas’taki yazınızın bu çalışmaya katkı sağlayarak ivme kazandırdığı için çok teşekkür ederiz.

Saygılarımızla

Korhan Bircan

Degetar- Deniz, Gemi, Tekne Arkeolojisi 

(Atlas dergisi, Aralık 2013)

Similar Posts

  • 1 Temmuz Amatör Denizcilerin Bayramı mı?

    “Amatör denizciliğin gelişiminin önemli göstergelerinden biri her alanda –kurum, mevzuat, dil, yayın, temsilciler, kişiler vb.- gemiadamlarıyla olan farkı ifade edebilecek hale gelebilmektir. Teknenin tanımından, arama kurtarmaya dek amatörlerle ilgili akla gelebilecek her türlü mevzuattaki tanımın gemi adamları/ticaret gemiciliği üzerinden yapılması şüphesiz tesadüf değil. Gemiadamlarının gölgesinden kurtulup onlarla eşit bir konuma gelebilmek, eşit statüde konuşabilmek için çaba yine amatör denizcilere düşüyor. Ama farkın yaratılabilmesi onlardan uzak durmak, onlara ilişkin her şeyi reddetmek demek değil. Tam tersi onları tanımak (örneğin askeri cenahı biliriz de 1848’de Sakız’da denizcilik eğitimi veren sivil Mehmet Çelebi’yi duymamışızdır…) anlamak ve kendimizi, derdimizi anlatabilmek önemli.Olanları sindirerek, sorgulayarak, dirsek temasında bu farkı yaratmak, yaratabilmek gerek. Amatör denizciliğe ilişkin derdimizi anlatacak projeler geliştirmek, kurallar, kurumlar oluşturmak bu farkın yaratılması ve kendimiz olabilmek için zorunlu da.”

  • Yakınımızdaki Uzak Denizler

    Tersane-i Amire’nin yerine  “Bu tarihi mekânda –bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi- bir Tersane ve Deniz Müzesinin kurulması” önerisinin karşılık bulması üzerine bir değerlendirme yazısıydı “Yakınımızdaki Uzak Denizler” (Radikal 2, 5 Temmuz 2009).

    Belediye Başkanı’nın “Haliç Tersanesi’nin deniz müzesi olacağını İstanbullulara müjdelemesi”… rüzgârın drise ettiğinin bir göstergesi sayılabilir mi? diye ihtiyatla/iyi niyetle değerlendirmişim gelişmeleri ama sonra rüzgâr bambaşka bir yöne drise etti: Rantsal dönüşüm…

    Haliç Tersaneleri (Tersane-i Amire)  -ki aslında Camialtı, Taşkızak ve Haliç Tersanesi olarak üç tersanedir- geçtiğimiz yıl 565. yaşını kutladı. Ancak Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri 2013 yılında açılan bir ihale ile Haliçport Projesi (Şubat 2019’dan sonra Tersane İstanbul Projesi…) ile elden gitti. İki büyük kızak ve üç kuru havuzun yer aldığı Haliç Tersanesi’nde ise halen İBB/ Şehir Hatları’nın gemi bakım ve onarım faaliyetleri sürüyor.

    Haliç Tersanesi’nin kamu yararı yaklaşımıyla korunabileceğine inanan “Haliç Dayanışması” rantsal dönüşüme karşı mücadele ediyor. Haliç Dayanışması’na katkı ve Haliç Tersaneleri’nde yaşananlar hakkında bilgi için aşağıdaki linklerden faydalanılabilir:

    Web: http://www.halicdayanismasi.org/

    Blog: https://halicdayanismasi.blogspot.com/

    Email: halicdayanismasi@gmail.com

  • |

    Anonim Denizcilik Sözlüğü (pdf) ve Hikâyesi

    Anonim Denizcilik Sözlüğü’nün hikâyesi 2010 yılında ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu yayınlarına editörlük yaparken ADF başkanı Teoman Arsay’ın “değerlendirme yapmam için” PVC kaplı, halkalı klasöre yerleştirilmiş bir sözlük çalışması dosyasını vermesiyle başlar. Dosyayı rahmetli bir gemiadamının akrabaları Deniz ve İçsular Düzenleme Genel Müdürü Özkan Poyraz’a, o da Ocak 2010’da ADF başkanına vermişti.
    Dosyadaki sözlük çalışması 30 yıl önce, Ağustos 1980’de iyi bir elyazısıyla aydınger kâğıdına Rapido kalemle yazılmaya/çizilmeye başlanmış, T harfine kadar tamamlanmış, 340 sayfalık, her satırındaki el emeği ile farklı bir denizcilik sözlüğü çalışmasıydı. Dosyada yazarla ilgili herhangi bir bilgi olmadığı gibi dosyayı iletenler yazar hakkında herhangi bir bilgi vermemiş, bir irtibat adresi de bırakmamıştı.
    İnceledikten sonra yazarı belirsiz bu sözlüğün “aydınger kâğıda yazılmış orijinal haliyle basılmasını” öneren kısa bir rapor hazırlayarak ADF’ye sundum ve bu çerçevede Mustafa Pultar hocamızın da katkısıyla araştırmaya başladık. (…) Yazar hakkında bir bilgi edinilememesi, 30 yıl sonra da olsa ansiklopedi ve internette yayımlanmış yazarı/kaynağı belirsiz kimi sözlüklerdeki madde benzerliği nedeniyle yayımlanmasından vazgeçildi (Şubat 2011).
    (…)
    Kopyası elimin altında olan ve zaman zaman da faydalandığım bu çalışmanın orijinal dosyasını geçtiğimiz yıl Teoman abi (Arsay) bana verince çalışmayı kitap haline getirip pdf formatında sitede yayımlamayı önerdim.

    Mustafa Pultar hocamızın hazırladığı U, Ü, V, Y, Z maddeleri yazarın yazısına yakın bir puntoyla dizildi ve yazarın çalışma notlarıyla birlikte sözlüğe eklendi. Kitap olabilmesi için yaklaşık 40 yılın yorgunluğu ve ince aydınger kullanılması nedeniyle özelliğini yitirmiş, kırık, dalgalanmış sayfalar temizlenip tarandı, orijinal ölçülerine sadık kalındı, madde başlıkları kırmızı yapıldı, yazar harf başlıklarını düzenli olarak kullanmadığı için sayfa kenarlarına harf bantları (A, B, C…) eklendi. Sözlüğün hikâyesi sunuş yazısı oldu, kitaptaki çizimlerden ön/arka kapak hazırlandı ve her harfinde/çiziminde el emeği, göz nuru olan, klavyenin imkânlarını değil kalemle yazmanın güzelliğini hatırlatan sıradışı görsellikteki elyazması bu sözlük ortaya çıktı.

    Yazarının yaklaşık dört yılda hazırladığı, Teoman Arsay abimizin ve Mustafa Pultar hocamızın katkılarıyla 40 yıl sonra gecikmeyle de olsa sizlere ulaşan bu sözlük, onca emeğine, çabasına karşılık tamamlayamadan deryaya veda eden isimsiz yazarının anısına tüm isimsiz denizcilere/gemiadamlarına adandı.

    Deniziniz ve rüzgârınız özlediğiniz gibi olsun.

    Sezar Atmaca

    NOT: Sözlük birkaç saniye içinde açılır. Sayfa sonundaki İndir’e basarak sözlüğü indirebilirsiniz.

  • Kader’in Kadersizliği Devam Edecek mi?

    Yelkenli teknesiyle Filipinler’e gitmek üzere coşkulu bir kalabalık tarafından yaklaşık 70 yıl önce, 21 Ekim 1951’de İstanbul/Dolmabahçe’den uğurlanan, ancak “liman müruriyesi (geçiş müsadesi) ile sağlık patentesi” işlemlerini yerine getirmediği gerekçesiyle İzmir Liman İdaresi’nce seferden alıkonan Sinan Everest’in hikâyesini ve mücadelesini ilk kez iki usta denizci Teoman Arsay ve Necati Zincirkıran’ın kaleminden Yelken Dünyası Aralık 2005 sayısında okumuştum.[1]

    Denizciliğimizin gelişiminden/yapısal sorunlarından ilginç kesitler sunan, “Denizcilik tarihimizde ilk defa girişilen bir teşebbüs olması ve yarıda kalmak bahtsızlığına uğraması…” ile bilinen bu ilginç hikâyeyi “Denizcinin Günlüğü, 2006”da da özetleyerek aktarmıştım.[2]

    Beden Terbiyesi’nin sponsorluğunda Harun Ülman’a yaptırılan tekneye bir başka kamu otoritesinin izin vermemesini garip bulsam da nedenleri hakkında o günlerde başkaca bir kaynak bulamamıştım.

    Denizcilikle ilgili eski dergileri/kaynakları tararken Sinan Everest’in, tekneyi yapan Harun Ülman’ın ve konuya ilişkin tartışmalara taraf olmuş kimi denizcilerin kaleminden çıkmış bu olayla ilgili ayrıntılara ulaşınca hikâyeyi yeniden ele almaya karar verdim.

  • Deniz Otobüsü İskelesinde Hamaset Tarihi

    İDO / Bakırköy bekleme salonunda “Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar” başlığıyla yer alan 4 büyük pano hakkında Denizcinin Günlüğü 2009’da şunları yazmıştım:

    “İstanbul Bakırköy Deniz Otobüsü İskelesi’nde yer alan Osmanlı denizciliğini övme amacıyla hazırlanmış ‘Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar’ başlığı altındaki 4 pano ne yazık ki koca bir imparatorluk bahriyesine, deniz ticaretine merkez olmuş şehrin tarihine, kültürüne yakışmıyor. ‘Deniz İstanbul’una övgü ve sahip çıkma’ Mağribi korsanların (savaşların…) bilgileri hayli tartışmalı, klişeleşmiş hikâyelerine sığınmaktan geçmez. İçeriğinden habersiz, Türk Ansiklopedisi’nden alınan (1977) hayli derinliksiz bilgilerin hiçbir kaynakla karşılaştırmadan olduğu gibi aktarılması olsa olsa internet sitelerinde rastlanan türden sığ bir propagandanın / milliyetçiliğin ürünü olabilir. Panoların % 85’ini kapsayan Cezayir-ABD anlaşması örneklenirse: Cezayir korsanlarının ABD gemilerini yağmalaması nedeniyle 1795’te imzalanan anlaşmanın ‘Amerika tarihinde yabancı dille imzalanan tek anlaşma olduğu; bu belgenin yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan vesikası olduğu; ve Amerikan donanmasının nüvesinin Türk korsanlarının zorlamasıyla atılmış olduğu’ gibi ‘lakırdıların’ ayrıntılı ve gerçek hikayesi (örneğin ABD’nin daha önce Fas’la, 1786’da anlaştığı bilgisi…) için, ABD belgeleriyle yapılmış bir akademik araştırmaya bakılabilir: ‘Mine Erol, Amerika’nın Cezayir ile Olan İlişkileri 1785-1816’, ( İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 1979).”

  • |

    Sadun ve Oda Boro’nun Anısına…

    Kısmet iki yıl on ay süren dünya seyahatinin sonuna gelmiş, karasularımıza yaklaşmaktadır. Kısmet’in 15 Haziran 1968’de İstanbul’da olacağı neredeyse bir ay öncesinden açıklanır. Çünkü o güne dek seyahate mali yönden hiçbir katkısı olmayan devlet erkânı kendini göstermiş, işi “resmiyete” dökerek hazırladıkları karşılama törenlerinin programına göre seyir yapılmasını istemiştir.
    Sonraki günlerde Sadun Boro’nun “… artık hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu.” dediği bu program uygulanır. Aslında çok farklı derecelerde de olsa kamuoyunun ilgi gösterdiği bazı bireysel ya da kolektif başarıların resmî makamlarca “araçsallaştırılması” evrensel bir olaydır.

    Sadun Boro “her ânı ömrümüz boyunca hiçbir zaman hatıralarımızdan silinmeyecek bambaşka bir hayal âleminde yaşadık” dediği son on günün hikâyesini Pupa Yelken’de ayrıntılarıyla anlatır.
    Boroların “hareket serbestliği” ellerinden alınmamış olsaydı karşılama törenleri/ziyaretler resmikabul/resmigeçit havasında değil de daha şenlikli mi olurdu ya da kamarada kapalı kalan Miço kutlamalara katılabilir miydi bilinmez ama zaten tahmin edilemeyen bir kalabalık neticesi askeri-mülki erkânın başrolde olduğu “ne protokol kalmıştı, ne de program…”

    Sadun Boro, “Pupa Yelken’i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize, dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onlara engin ufuklara yelken açmayı özendirmek, teşvik etmekti.” der.
    Bu nedenle, herhangi bir şan-şöhret arayışı olmadan, tutku, açık deniz tutkusu, kendine güven ve özgürlük arayışı peşinde bir hayale yelken açan bu insanların Pupa Yelken’de yansıttığı ruhu/havayı hatırlatıp günümüze taşıyacak tarzda kitaptan alıntılarla hazırlanmış metinlerin ve onlarla ilgili değerli makalelerin MEB müfredatına/okullara sokulması için çaba gösterilmelidir.

    Yazıya serpiştirdiğim İstanbul’daki törenlerden kareler içeren 16×28 cm. ebadındaki siyah-beyaz on dört fotoğrafı 4 Şubat 2018’de İstanbul Müzayede’nin müzayedesinden satın almıştım.
    Fotoğrafları, 15 Haziran 1968’in bir yıldönümünde, 15 Haziran 2024’te, Sadun ve Oda Boro’nun anısına, bu serüveni kalbinde hisseden, takip eden, bu karşılamaya yakın ya da şahit olabilmek için o çoşkulu kalabalığa katılanlar adına paylaşmak istedim.