|

İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt


Sunuş : “Gezginlik Yer Küreyi, Doğayı Sevmektir”/ Sezar Atmaca

Sosyoloji ve kamu yönetimi alanındaki akademi serüvenini sona erdirdikten sonra coğrafya, doğabilim ve yolculuk yazınına yönelen Ömer Bozkurt hocayı denizciler daha çok bu alandaki yazına katkılarıyla ve “gezginlik yer küreyi, doğayı sevmektir” diyen yönüyle tanırlar/bilirler.

Şileple, yük/posta/araştırma gemileriyle, kabasorta armalı yelkenliyle yaptığı en ücra köşelere dek uzanan yolculukları hakkındaki yazıları/kitapları/çevirileri, çektiği fotoğraflar Türkçedeki en özgün örneklerdendir.

Bozkurt, konforun, rahatın değil, gerçek bir deniz/denizci ortamında yapılan gemi yolculuklarının peşindedir. Gemiyle yolculuğun tarihsel gelişimini/değişimini anlattığı “Gemiyle Yolculuk”[1] yazısında şileple yolculuğun farkını vurgular:  “… deniz yolculuğu artık çoğunlukla deniz eğlence gezisine dönüşmüştür. Deniz gezisi için değil de, bir yerden bir yere gitmek ve bunu mümkün olduğunca gerçek bir deniz ve denizci ortamında yapmak için günümüzde tek yol şileple yolculuk gibi görünüyor.”

Enis Batur,[2] Ömer Bozkurt’un Kutup Toprağı Svalbard’ayaptığı yolculuğu anlattığı Soğuk Kıyıları kitabını “konforlu gezmen izlenimleri peşindeki okuru en hafifinden dürtükleyecek içeriği ve üslubuyla” Türkçedeki en özgün örneklerden biri olarak değerlendirir: “Alışveriş haritasına, tumturaklı yemek mönülerine, çılgınca(!) eğlenme ritüellerine yer tanımayan bir keşif gözlem seyir defteri.”

Yolculuk yaptığı gemilerdeki hayatı komuta merkezinden, köprüden izleyerek, mürettebatın günlük yaşamından, profesyonel denizcilerin dünyasından değerli kesitler aktarır, en ücra köşelerde çektiği fotoğrafları sunar bize. Çevirilerine adeta kitabı zenginleştiren kapsamlı ve mükemmel sunuşlar yazar.

Ömer Bozkurt hocanın denizcilikle ilgili yazdığı ve çevirdiği kitapları yazı sonuna ekledim ama diğer kitapları, kitap incelemeleri, yolculuk yazıları, klasik müzik tutkusu, fotoğrafları, fotoğraf sergileri -ki kitaplarındaki/makalelerindeki fotoğrafları kendisi çeker- akademik kariyeri hakkında bilgi edinmek isteyenler yazarın kişisel sitesini (www.omerbozkurt.com) ziyaret edebilir.

Katkısı için değerli dostumuz Ömer Bozkurt hocaya teşekkürlerimizle, yaklaşık 10 yıl önce, 2016’da gemiyle yaptığı bir Doğu Akdeniz yolculuğundan tadımlık bir bölüm.

YAZDIĞI KİTAPLAR: Her Yere Uzak Topraklar, Okyanusbilim Gemisiyle Kerguelen Adalarına Yolculuk (2004); İzlanda Yolcusu (2007); Güverte Güncesi, Şilepte Bir Yolcu (2018); Soğuk Kıyılar, Kutup Toprağı Svalbard Çevresinde Seyir (2019)

ÇEVİRİ KİTAPLARI: Claude Lévi-Strauss,  Hüzünlü Dönenceler (1994);  Jean-Paul Kauffmann, Kerguelen Adalarındaki Kemer (1997);  Kenneth White,  Mavi Yol (2009); Antoine de Bougainville, Dünyanın Çevresinde Yolculuk (2009); Montaigne, Yol Günlüğü (2012); Joseph Conrad, Denizden Yansıyan- Anılar ve İzlenimler (2018); Judith Schalansky, Ücra Adalar Atlası, (2019); Charles Darwin, Majestelerinin Gemisi Beagle Günlüğü (2022) 


[1] Ömer Bozkurt, “Gemiyle Yolculuk”,  [Orhan Berent- Murat Koraltürk (der.) İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013 içinde, s. 197-217.]

[2] “Enis Batur’un Kütüphanesinden”, Kafa dergisi, sayı 57, Mayıs 2019..


İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt

Gerek gemi sayısı gerekse bütün caydırıcı yönetsel düzenlemelere rağmen, Türk bayrağı altında işlettiği gemi sayısı bakımından en önde gelen bir gemicilik şirketinin konuğu olarak, hayli genç M/V S*** gemisiyle, ağustosun son günlerinden birinin sabahında, zabitanın “Alex” kısaltılmış adıyla andıkları İskenderiye’ye yaklaşıyorduk.

Gemiyle İskenderiye’ye kuzeyden yaklaşırken önce açık denizin ortasında demirlemiş gibi duran gemiler görülür.  Bu gemiler hiçbir yerdedir.  Çünkü arka planda bir kıyı görünmez, sadece ufuk vardır. Sonra, biraz daha yaklaşınca güney yönünde uzakta belli belirsiz bir çizgi belirginleşir: İskenderiye kenti. Bir alüvyon ovası niteliğindeki Nil Deltası’nda yükseltiler çok önemsizdir. Uzaktan fark edilmez. Arka plânda dağlar, yarlar görülmez. Yükseltiler ancak insan yapısı binalardır. Artık tarihi İskenderiye Feneri de yoktur. Başka fenerler vardır gerçi, ama gündüz ışıkları görülmez. Gemi hayli sığ sularda belirlenmiş bir rotada, altı mil kadar beride gemiye çıkan yaklaşma kılavuzunun gözetiminde demirleme alanına yönelir.

Bu sırada Süvari Bey, liman yetkilileriyle radyo telefonla konuşmaktadır. Görüşmesi bittiğinde: “Galiba alargada demirde beklememiz gerekmeyecek, doğrudan rıhtıma yanaşacağız” der.

Hava güneşli ve pussuzdur. Gökyüzünde tek tük beyaz kümülüsler deniz fotoğrafları için pek değerli dekoru yeterince sağlamaktan uzaktır. S***, MSC’nin bir gemisinin dümen suyunda, mendirekle korunan limana doğru ağır yolla ilerlemektedir. Limana yaklaşıldığında bu kez liman kılavuzu gemiye çıkar.  Çevrede demirdeki gemilerin arasından mendirek ağzına doğru yaklaşılır. O arada yolcu, dökme yük gemisi M/V King Baton Rouge’u, ardından Tayvanlı Evergreen şirketinin dev boyutlu M/V Ever Charming’ini, sonra Mısır donanmasına ait Oliver Hazard Perry sınıfı bir fırkateyni ve başka birçok gemiyi fotoğraflayarak S***’nın limana yaklaşmasını izlemektedir. Gemi limanın girişinde sanki tarihi bir yapıdan taşınmış gibi duran bir taş sütun üzerine kondurulmuş feneri aşar ve limanın doğu kesimine yönelir.

* * *

İskenderiye limanın doğu bölümünün kuzey kesimi bir deniz üssüydü. Bu bölümde kimi rıhtım ve iskelelere bağlı, kimi kıçtan kara etmiş birçok askeri gemi görünüyordu. Bunlar arasında bir tanesi etkileyici kitlesiyle öne çıkıyordu. Bu gemi, Fransa’da Rusya için inşa edilmiş, içlerinde 300’den fazla Rus denizcinin gemiyi teslim almazdan önce aylarca çalıştığı ve eğitim gördüğü, fakat sonrasında, Kırım’ın Rusya tarafından tartışmalı ilhakı nedeniyle Fransa’nın, ciddi bir tazminat ödeme pahasına (hatırımda yanlış kalmadıysa dokuz yüz elli milyon avro) Rusya’ya satmaktan vazgeçtiği, Mistral sınıfı iki helikopter gemisinden 1010 borda sayılı olanıydı. İleri teknoloji ürünü bu görkemli modern gemi, çevresinde bulunan ve İkinci Dünya Savaşı döneminin çizgilerini taşıyan birkaç başka askeri gemi arasında mağrur ve eziciydi.   O arada kılavuz kaptan gururla bu gemiyi göstererek Mısır donanmasının bunlardan iki tanesine sahip olduğunu anlatıyordu.

İskenderiye Limanı’nın Kuzeydoğu kesimi, arka planda bir tankerin ardında Mistral tipi gemi 

Arapça adını saptayamadığım 1010 borda numaralı Mistral sınıfı geminin bağlı olduğu iskelenin öbür tarafındaysa 19. Yüzyıl sonlarının çizgilerini taşıyan çok güzel bir yat bağlanmıştı. Kıç aynasında kabartma süsler bulunan, üç direkli, beyaz bordalı ve sarı bacalı, cıvadralı, Mısır Krallığı’nın mirası ve herhalde denizlerde halâ seyre çıkabilen en eskilerinden biri bu gemiyi ve daha başkalarını en uygun açıları yakalamaya çalışarak  fotoğrafladım. Hidiv İsmail Paşa tarafından İngiltere’de 1863’te (kimi kaynaklara göre 1865’te) inşa ettirilen ve defalarca önemli tadilatlar geçirdikten o arada sonraki hidivlere ve Kral Faruk’a hizmet ettikten sonra şu anda askeri eğitim gemisi olarak kullanılan gemi, gücü temsil eden Mistral’in yanında zarafetin temsilcisiydi. Eski adıyla El Mahrusa şimdiki adıyla El Hurraya (Hürriyet) yatından sonra bağlanacağımız rıhtıma yaklaşırken başüstüne gidip rıhtıma bağlanma işlemlerini izledim. İkinci zabitin nezaretinde ve güverte lostromosunun emri altında, baş postasını hassas bir işi yaparken gözlemlemeye çalıştım. Bu işlemde en güzel fotoğrafı, her zaman el incesini rıhtımdaki çımacıya atan gemici verir.

El Hurraya yatı

Yük kutularının altındaki sancak dış geçidinden binaya dönerken rıhtımdan beni izleyen beyaz üniformalı birini fark ettim. Adamın ısrarla bakışı üzerine elimle selam verdim. Adam elimdeki fotoğraf makinesini işaret ederek birtakım hareketler yaptı. Aldırış etmedim. Yemekhaneye gidip kuru fasulye-pilavımı yemeğe başladım: o gün Pazardı. Türk gemilerinde Pazar günlerinin öğle yemeği menüsü değişmez.  O arada makinemdeki Mistral fotoğraflarıyla içinde askeri gemilerin görüldüğü sekiz on kareyi, her ihtimali göz önüne alarak sildim.

S***’nın ana güvertesinde iskele tarafında yük kutularının altındaki geçitte vasattan baş tarafa bakış

Biraz sonra birinci zabit yemekhaneye gelip, “Polis sizi ve çektiğiniz fotoğrafları görmek istiyor” dedi. Tahminim doğru çıkmıştı, aldığım önlemden memnun, güvenle peki dedim ve kıç kasara güvertesindeki ofise çıktık. Süvari ve çarkçılar hariç geminin zabitanı ve güverte stajyerleri oradaydı. Rıhtımda gördüğüm polis ve bir de sivil giyimli bir başka Mısırlı vardı. Önce polisin sonra sivilin elini sıktım selamlaştık. O arada acente temsilcisi olduğunu tahmin ettiğim sivil bana “Mısır’a hoş geldiniz” diyordu. Birinci zabit fotoğraf makinemi aldı ve içindeki resimleri göstermeye başladı. Polisin parmağıyla işaret edip bir şeyler söylediği kareleri siliyordu. Sonunda sanırım beş altı kare daha silindi. Ondan sonra Birinci zabit polisi ofisin dışına aldı. Sanıyorum “ilgisine teşekkür” amacıyla birkaç karton sigara hediye etti. Olay kapandı.

Tekrar yemeğe döndüm ve Süvari Bey’e: “Korkarım benim bu dikkatsizliğim size fazladan birkaç karton daha sigaraya mal oldu” dedim. “Bu uğrak sırasında vermek zorunda kaldığımız sigaranın toplamını düşünecek olursak, o miktar kabil-i ihmaldir” deyip nazik biçimde gülümsedi.      

Sonrasında bu limana yıllardan beri gelip giden Birinci Zabit’le konuştuk. Son zamanlarda Mısır limanlarında Türk bayraklı gemilere hayli ters davranıldığına işaret etti. “Oysa dedi Suriye Savaşı’ndan önce el üstünde tutulurduk. Kime rastlasak R. T. Erdoğan’ın ne müthiş biri olduğunu söylerdi.  Bize de çok dostça davranılırdı.  Zaman ve koşullar hızla değişiyor.”  Birinci Zabit’in sözünü ettiği koşullar, Mısır’da yapılan askeri darbe sonunda gerginleşen Türkiye-Mısır ilişkilerine yollamaydı. Zaten aynı gün, PSC (liman devleti denetimi) görevlileri gelip gemide bir yığın eksik buldular. Sonra rüşvetlerini alıp gittiler.

Ertesi gün sabahında S***’nın yüklemesinin bütün gün süreceği ve ancak akşam saat 21 gibi rıhtımdan ayrılabileceği anlaşılınca, gemiden çıkıp yeni yapılan İskenderiye Kütüphanesi’ni ve ona pek uzak olmayan bir noktadaki Ulusal Müze’yi ve bir de yerini öğrenebilirsem Sidi Beşr, Türk Şehitleri Anıtı’nı görmek istedim. Birinci zabitin bütün çabalarına karşın karaya çıkma izni vermediler. Geçerli pasaportu olan ve iki ülke arasındaki anlaşma uyarınca vizeden muaf olan bir yolcuya yapılan muamele açıkça hukuksuzdu. Ama burası sonunda bir Ortadoğu ülkesiydi.

O günü geminin kırlangıcından[1] limanı seyretmekle geçirmek zorunda kaldım. Bağlı olduğumuz rıhtımın ardında, limanın doğu ucundaki tersanede öyle pek ilginç bir şey görünmüyordu. Rıhtımlara aborda etmiş gemiler arasında üzerinde hiçbir hareket görülmeyen, Kongo Demokratik Cumhuriyeti bayraklı eski tarzda bir dökme yük gemisi, bütün ambar kapakları açık yüklenmeyi bekler gibiydi. Buna karşılık limanın kuzey kenarını oluşturan bir tür dilin üzerinde inşa edilmiş İncir Burnu Sarayı (Kasr Ras el Tin) ise doyulmaz bir temaşa doruğuydu.  

İncir Burnu (Ras el-Tin) Sarayı

İskenderiye’yi ancak geminin güvertesinden demek ki hayli uzaktan bu kadarıyla -liman, tersane saray- görebildim. Ancak, özellikle akşama doğru alçalan güneşinin ışığında, doygun renkleriyle görünümünü gene de keyifle anımsıyorum.


[1] Kırlangıç, gemilerde köprü üstünün iki ucunda/kanadında, her iki bordayı biraz aşan çıkma güvertelerdir.

Similar Posts

  • |

    İstanbul Boğazı Rejimi Tarihi Üzerine…

    TÜDAV/Türk Deniz Araştırmaları Vakfı, Japonya’da dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevlerinde de bulunmuş Dr. Hitoshi Ashida’nın “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma” isimli eserini Japonca’dan Türkçeye kazandırdı.

    Türkiye ile Japonya arasındaki diplomatik ilişkiler 1924 yılında resmen tesis edilip, ertesi yıl karşılıklı olarak büyükelçilikler açılınca Dr. Hitoshi Ashida  da Türkiye’de  göreve başlamış. Ashida, kariyerinin erken dönemlerinde Sovyetler Birliği’nde diplomat olarak bulunduğu sırada Türk boğazlarına ilgi duymuş. 1925-1929 yılları arasında Türkiye’de Japonya Büyükelçiliğinde başkatip (birinci sekreter) olarak görev yaptığı dönemde “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma” isimli çalışmasıyla doktor unvanını almış ve bu eser 1930’da Tokyo’da Japonca olarak yayımlanmış. Ashida, 1947’de Japonya dışişleri bakanlığı ve 1948’de başbakanlık görevlerinde de bulunmuş.

    Türk-Japon diplomatik ilişkilerinin 100. yılı dolayısıyla TÜDAV tarafından 2024’te Chieko Adachi çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu eser, 1930’a kadar Türk boğazlarının tarihsel gelişimini ve uluslararası önemini inceleyen kapsamlı bir çalışma.

    İstanbul ve Çanakkale Boğazları, tarih boyunca jeopolitik bir düğüm noktası olarak görülmüş; askeri ve ticari açıdan kritik bir geçiş hattı olmuştur. Ashida, 1930’a dek ele aldığı Boğazlar rejimini yalnızca Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından değil, Süveyş, Panama vb. örneklerle küresel deniz hukukunun gelişimi bağlamında da ele alıyor, tarihsel ve hukuki bir çerçeve sunuyor.
    ….
    Kitap, İstanbul Boğazı’nın tarihsel ve hukuki boyutlarını derinlemesine ele alarak, akademik ve diplomatik bir bakış sunuyor. Özellikle deniz hukuku, uluslararası ilişkiler ve Türkiye’nin jeopolitik konumu üzerine çalışanlar için öngörüleri günümüze dek uzanan değerli bir kaynak “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma”.

  • |

    Derneğin Zaafları

    DSTİ (Denizciler Sivil Toplum İnsiyatifi) 2000’li yılların başında tartışmalarıyla/yaptıklarıyla amatör denizciliğe taze rüzgârlar getirmiş, birçok denizcinin birbirini tanımasına/kaynaşmasına neden olmuş bir platformdu. Esintisi fazla uzun sürmese de hoş anılar bıraktı. DSTİ’nin yapısını/işleyişini ve o günlerde çokça dile getirilen dernek olma fikrini/tartışmalarını değerlendiren aşağıdaki yazı 8 Ocak 2003’te DSTİ sitesinde (dsti@yahoogroups.com ) yayımlanmıştı.

    ***

    DSTİ kendiliğinden oluşmuş iktidar olma arayışına sıkışmayan ama müdahil/müdahaleci yapısıyla AD/Amatör Denizcilik sorunlarına yeni bir soluk getirme potansiyeli taşıyor. Çoğunluk açısından ağırlıkla yazışma edimi üzerine kurulu bir etkinlik işlevi görse de kurulan ve işleyen grupları (ör. iletişim grubu) ile bunun ötesinde bir işleyisi de var. DSTİ’nin daha da canlanmasını amatör denizcilikle ilgili, söz alıp girişimde bulunup, insiyatif geliştirmesini umarken derneğin ortaya çıkmasının bu gidişatı zaafa uğratacağını düşünüyorum.

    DSTİ’nin ufkunu açacak olan kendi “içsel dinamiği”dir. DSTİ’nin öncü ve taban olacağı, yönlendireceği büyüklü küçüklü pek çok projenin yavaş yavaş da olsa şekillenmesine çalışılmalı. Örneğin imkânlar dahilinde bir organizasyon olsa da gezi/site/hukuki ve diğer girişimler, taslaklar/amatör tekne yapımı… gibi birçok faaliyetin sahicileştirilmesi, daha da geliştirilmesi için çaba gösterilmeli. Bu süreçte en önemli şey insanların birbirini tanıması ve katılımın artmasıdır. Örneğin kimin hangi işi yapabileceği, hangisine katılabileceği, kimin sözünde durduğu, ne kadar gönüllü olduğu… fikirler, güçler, imkânlar … olumlu olumsuz birçok tavır/davranış/katkı/gelişme… bu sürecin benzersiz kazanımlarıdır. Bu kazanımların yaratacağı içsel dinamizm amatör denizciliğin sorunlarını paylaşmayı tartışmayı, çözmeyi göğüslemeyi… de sağlar. Sürecin bu yönde zenginleşmesi umulurken “dernek kurma” yönündeki “müdahale” bu gidişatı sekteye uğratabilir.

  • |

    Terimlerin Peşinde…

    Kropi Yayınları’ndan denizcilikle ilgili kitaplar yayımlamaya başladığımızda Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü basılınca (Ian Dear&Peter Kemp, çev. Orkun Soyer, Kropi Yay. 2000) kitabın tanınır bilinir olması amacıyla Yachting World dergisinin okuyucu mektuplarına bir not yazmıştım (Mart, 2000). Bu not sonrası başlayan ve genişleyen tartışma/eleştiri Açık Radyo/Açık Deniz programında Beysun Gökçin’le denizcilik dili üzerine bir söyleşi yapmaya kadar gitti. Belirtmem gerekir ki bu tür sorgulamaların/tartışmaların çok faydası var; çünkü birbiri yerine kullanılan birçok terimin aslında farklı anlamları olduğunu/farklarını öğrenmek, yeni ve daha doğru tanımlar yapmak, eskiden yapılan hatalı kullanımları düzeltmek ancak böyle mümkün olabilir. Ancak tartışma had bildirmeye/atışmaya dönüşünce  aslında çok şey öğrenebileceğiniz insanlarla da konuşma/tartışma ortamı yok oluyor maalesef.

    Konuyla ilgili yazılar sırasıyla şöyle:
    →Yanlış Olduğuna Emin misiniz? Yachting World, Nisan 2000.

    →Zuhal Atasoy’a Zorunlu Bir Cevap, Yachting World, Mayıs 2000.

    →Necati Zincirkıran’a Gerekli Bir Cevap, Yachting World, Temmuz 2000.

    →Açık Radyo/Açık Deniz programı, Beysun Gökçin’le Denizcilik Dili üzerine söyleşi, Eylül 2000 (bant çözümü halledilebilirse özeti yayımlanacak)

  • | |

    Kitâb-ı Bahriyye’nin Üçüncü Versiyonu “Seyyid Nuh’un Deniz Kitâbı” Hakkında

    Pîrî Reis’in (1470-1553) Bahriye’si (Kitâb-ı Bahriyye) özellikle haritalarıyla birçok Osmanlı coğrafya eserine kaynaklık etmiş, model oluşturmuştur.

    İlk versiyonu (telifi) 1521, ikinci versiyonu ise 1526’da kayda geçen Bahriye’nin günümüzde bilinen 44 kopyasının 16’sı yurtdışında bulunuyor. 2013’te yapılan bir Sotheby’s müzayedesinde 1718 tarihli 121 haritalı Bahriye yazmasının 325.500 sterline satıldığı biliniyor.

    Akdeniz ve Ege kıyılarının atlası niteliğindeki Bahriye’de denizcilikle ilgili demir yerleri, sığlıklar, yerleşim yerleri gibi bilgiler yanında sınırlar, sosyal hayat, coğrafya, bitki örtüsü, su ve benzeri kaynaklar hakkında da birçok farklı bilgi yer alır. Anlatımı Gelibolu’da başlayıp-biten Bahriye kopyalarının bazısında sadece metin (şiir/düzyazı), bir bölümünde hem metin hem de harita vardır. Şiir (nazım) kısımlarını Seyyid Murâdî’nin hazırladığı yazmaların ilk versiyonlarında en fazla 134 harita yer alırken, kapsamı daha geliştirilmiş ikinci versiyonlarında (örneğin Ayasofya yazmasında) 223 harita yer alır.

    Orijinali bulunamayan bu yazma eserin bilinen en eski nüsha tarihi ise 1544. Gemi reisleri veya ilgili (mevki sahibi) kişiler için kopya edilerek çoğaltılan Bahriye nüshalarına bu kopyalamalarda Pîrî Reis’in çizmediği yerler de eklenmiştir.

    Bunlardan biri de üçüncü versiyon Bahriye kopyası sayılan, Seyyid Nuh adında bir denizcinin düzenlediği  Deniz Kitâbı’dır. Seyyid Nuh’un bu kitabına ilk kez F. Babinger, Imago Mundi XI’deki (Leiden 1955, s. 180-182) “Seyyid Nuh and his Turkish Sailing Handbook” makalesinde değinmiştir. 1648-1650 yılları arasında kaleme alındığı tahmin edilen bu eserin bilinen tek nüshası Bologna’daki üniversite kütüphanesinde Luigi Ferdinando Marsigli’nin Arapça-Türkçe-Farsça yazmalar bulunduran “Şark Eserleri Koleksiyonu’nda (Biblioteca Universitaria di Bologna, Manoscritti Arabi) yer almaktadır. F. Babinger’in belirttiği gibi bu elyazması “türünün tek örneğidir ve başka hiçbir yerde saptanamamıştır.”
    Elyazması 1966’da tıpkıbasım olarak Der See-Atlas des Sejjid Nûh (Seyyid Nuh’un Deniz Atlası) adıyla yayımlanmıştır.

  • |

    Setur Marinaları Seyir Defteri’nin Hali

    Setur Marinaları’nın müşterilerine dağıtmak üzere hazırladığı “Setur Marinas Seyir Defteri” ile Teoman abinin (Arsay) teknesi “Mat” ta karşılaştım (Haziran 2017). “Bir göz atsana” demişti ama onun da ilk izlenimleri hayli olumsuzdu. Gözden geçirip aşağıdaki e-postayı Teoman abiye yazdım. Sonrasında onun girişimiyle Seyir Defterini hazırlayan marina ilgilisi ile Mat’ta görüştük, “hazırlık sürecini” konuştuk. Bu görüşme çerçevesinde Jurnal (Seyir Defteri) Hazırlanması İçin Öneriler başlıklı ikinci yazıyı görüştüğümüz marina ilgilisine gönderdim. Ancak sonraki yıllarda da Setur Marinas Seyir Defteri’nin dağıtımının sürdüğünü biliyorum (herhalde stoklar bitinceye dek dağıtımı sürdürüldü).

    İkinci yazıdaki jurnal önerileri, bizim denizlerimize göre hazırlanacak “düzgün/denizci” bir jurnal için taslak olarak da düşünülebilir.

  • Çapar: Kaybolan Tekne

    “Ortaçağ’dan Gelip 1950’lerde Kaybolan Bir Tekne: Paraskalmion/Palaşkerme/Çapar” (Denizcinin Günlüğü 2010) diye hakkında yazı yazdığım çapara kısa bir Karadeniz gezisinde Sinop’ta rastlamıştık. Bu vesileyle ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’na önerdiğim tekneyi yaşatma/kullanma projesi mümkün olabilir mi diye bir kez daha Sinop’a gitmiştik ADF başkanı Teoman Arsay, Güngör Acar ve rahmetli Ali Gündüz’le. Tekneyi ADF faaliyetleri için kullanma projesi gerçekleşmese de ADF adına Sinop ve Ayancık’ta vali-kaymakamlık-belediye ile yapılan resmi görüşmeler sonrasında teknelerden biri Sinop Cezaevi’nde sundurma altında (yağmurdan) korumaya alındı. Bildiğim kadarıyla da öylece duruyor yıllardır.
    Proje gerçekleşmeyince Atlas dergisine Haziran 2012 sayısında yayımlanan yazıyla çaparların varlığını/durumunu aktarmaya çalıştım. Güzel bir haber Degetar- Deniz, Gemi, Tekne Arkeolojisi ekibinden aldığım Atlas‘taki yazı için “teşekkür eden” e-posta oldu. Kaybolan tekne tipleri üzerine çalışan Degetar “beklenmeyen sürpriz bir şekilde sizin Atlas‘taki o güzel yazınızla mutlu olduk ve Çapar teknesinin günümüze kadar gelen somut bir örneği olduğundan bu tekneye öncelik tanıyarak çalışmasına başladık.” diyordu. Degetar’ın Atlas dergisi Aralık 2013’te aynı konudaki teşekkür mektubunu da aşağıya ekledim.