|

İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt


Sunuş : “Gezginlik Yer Küreyi, Doğayı Sevmektir”/ Sezar Atmaca

Sosyoloji ve kamu yönetimi alanındaki akademi serüvenini sona erdirdikten sonra coğrafya, doğabilim ve yolculuk yazınına yönelen Ömer Bozkurt hocayı denizciler daha çok bu alandaki yazına katkılarıyla ve “gezginlik yer küreyi, doğayı sevmektir” diyen yönüyle tanırlar/bilirler.

Şileple, yük/posta/araştırma gemileriyle, kabasorta armalı yelkenliyle yaptığı en ücra köşelere dek uzanan yolculukları hakkındaki yazıları/kitapları/çevirileri, çektiği fotoğraflar Türkçedeki en özgün örneklerdendir.

Bozkurt, konforun, rahatın değil, gerçek bir deniz/denizci ortamında yapılan gemi yolculuklarının peşindedir. Gemiyle yolculuğun tarihsel gelişimini/değişimini anlattığı “Gemiyle Yolculuk”[1] yazısında şileple yolculuğun farkını vurgular:  “… deniz yolculuğu artık çoğunlukla deniz eğlence gezisine dönüşmüştür. Deniz gezisi için değil de, bir yerden bir yere gitmek ve bunu mümkün olduğunca gerçek bir deniz ve denizci ortamında yapmak için günümüzde tek yol şileple yolculuk gibi görünüyor.”

Enis Batur,[2] Ömer Bozkurt’un Kutup Toprağı Svalbard’ayaptığı yolculuğu anlattığı Soğuk Kıyıları kitabını “konforlu gezmen izlenimleri peşindeki okuru en hafifinden dürtükleyecek içeriği ve üslubuyla” Türkçedeki en özgün örneklerden biri olarak değerlendirir: “Alışveriş haritasına, tumturaklı yemek mönülerine, çılgınca(!) eğlenme ritüellerine yer tanımayan bir keşif gözlem seyir defteri.”

Yolculuk yaptığı gemilerdeki hayatı komuta merkezinden, köprüden izleyerek, mürettebatın günlük yaşamından, profesyonel denizcilerin dünyasından değerli kesitler aktarır, en ücra köşelerde çektiği fotoğrafları sunar bize. Çevirilerine adeta kitabı zenginleştiren kapsamlı ve mükemmel sunuşlar yazar.

Ömer Bozkurt hocanın denizcilikle ilgili yazdığı ve çevirdiği kitapları yazı sonuna ekledim ama diğer kitapları, kitap incelemeleri, yolculuk yazıları, klasik müzik tutkusu, fotoğrafları, fotoğraf sergileri -ki kitaplarındaki/makalelerindeki fotoğrafları kendisi çeker- akademik kariyeri hakkında bilgi edinmek isteyenler yazarın kişisel sitesini (www.omerbozkurt.com) ziyaret edebilir.

Katkısı için değerli dostumuz Ömer Bozkurt hocaya teşekkürlerimizle, yaklaşık 10 yıl önce, 2016’da gemiyle yaptığı bir Doğu Akdeniz yolculuğundan tadımlık bir bölüm.

YAZDIĞI KİTAPLAR: Her Yere Uzak Topraklar, Okyanusbilim Gemisiyle Kerguelen Adalarına Yolculuk (2004); İzlanda Yolcusu (2007); Güverte Güncesi, Şilepte Bir Yolcu (2018); Soğuk Kıyılar, Kutup Toprağı Svalbard Çevresinde Seyir (2019)

ÇEVİRİ KİTAPLARI: Claude Lévi-Strauss,  Hüzünlü Dönenceler (1994);  Jean-Paul Kauffmann, Kerguelen Adalarındaki Kemer (1997);  Kenneth White,  Mavi Yol (2009); Antoine de Bougainville, Dünyanın Çevresinde Yolculuk (2009); Montaigne, Yol Günlüğü (2012); Joseph Conrad, Denizden Yansıyan- Anılar ve İzlenimler (2018); Judith Schalansky, Ücra Adalar Atlası, (2019); Charles Darwin, Majestelerinin Gemisi Beagle Günlüğü (2022) 


[1] Ömer Bozkurt, “Gemiyle Yolculuk”,  [Orhan Berent- Murat Koraltürk (der.) İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013 içinde, s. 197-217.]

[2] “Enis Batur’un Kütüphanesinden”, Kafa dergisi, sayı 57, Mayıs 2019..


İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt

Gerek gemi sayısı gerekse bütün caydırıcı yönetsel düzenlemelere rağmen, Türk bayrağı altında işlettiği gemi sayısı bakımından en önde gelen bir gemicilik şirketinin konuğu olarak, hayli genç M/V S*** gemisiyle, ağustosun son günlerinden birinin sabahında, zabitanın “Alex” kısaltılmış adıyla andıkları İskenderiye’ye yaklaşıyorduk.

Gemiyle İskenderiye’ye kuzeyden yaklaşırken önce açık denizin ortasında demirlemiş gibi duran gemiler görülür.  Bu gemiler hiçbir yerdedir.  Çünkü arka planda bir kıyı görünmez, sadece ufuk vardır. Sonra, biraz daha yaklaşınca güney yönünde uzakta belli belirsiz bir çizgi belirginleşir: İskenderiye kenti. Bir alüvyon ovası niteliğindeki Nil Deltası’nda yükseltiler çok önemsizdir. Uzaktan fark edilmez. Arka plânda dağlar, yarlar görülmez. Yükseltiler ancak insan yapısı binalardır. Artık tarihi İskenderiye Feneri de yoktur. Başka fenerler vardır gerçi, ama gündüz ışıkları görülmez. Gemi hayli sığ sularda belirlenmiş bir rotada, altı mil kadar beride gemiye çıkan yaklaşma kılavuzunun gözetiminde demirleme alanına yönelir.

Bu sırada Süvari Bey, liman yetkilileriyle radyo telefonla konuşmaktadır. Görüşmesi bittiğinde: “Galiba alargada demirde beklememiz gerekmeyecek, doğrudan rıhtıma yanaşacağız” der.

Hava güneşli ve pussuzdur. Gökyüzünde tek tük beyaz kümülüsler deniz fotoğrafları için pek değerli dekoru yeterince sağlamaktan uzaktır. S***, MSC’nin bir gemisinin dümen suyunda, mendirekle korunan limana doğru ağır yolla ilerlemektedir. Limana yaklaşıldığında bu kez liman kılavuzu gemiye çıkar.  Çevrede demirdeki gemilerin arasından mendirek ağzına doğru yaklaşılır. O arada yolcu, dökme yük gemisi M/V King Baton Rouge’u, ardından Tayvanlı Evergreen şirketinin dev boyutlu M/V Ever Charming’ini, sonra Mısır donanmasına ait Oliver Hazard Perry sınıfı bir fırkateyni ve başka birçok gemiyi fotoğraflayarak S***’nın limana yaklaşmasını izlemektedir. Gemi limanın girişinde sanki tarihi bir yapıdan taşınmış gibi duran bir taş sütun üzerine kondurulmuş feneri aşar ve limanın doğu kesimine yönelir.

* * *

İskenderiye limanın doğu bölümünün kuzey kesimi bir deniz üssüydü. Bu bölümde kimi rıhtım ve iskelelere bağlı, kimi kıçtan kara etmiş birçok askeri gemi görünüyordu. Bunlar arasında bir tanesi etkileyici kitlesiyle öne çıkıyordu. Bu gemi, Fransa’da Rusya için inşa edilmiş, içlerinde 300’den fazla Rus denizcinin gemiyi teslim almazdan önce aylarca çalıştığı ve eğitim gördüğü, fakat sonrasında, Kırım’ın Rusya tarafından tartışmalı ilhakı nedeniyle Fransa’nın, ciddi bir tazminat ödeme pahasına (hatırımda yanlış kalmadıysa dokuz yüz elli milyon avro) Rusya’ya satmaktan vazgeçtiği, Mistral sınıfı iki helikopter gemisinden 1010 borda sayılı olanıydı. İleri teknoloji ürünü bu görkemli modern gemi, çevresinde bulunan ve İkinci Dünya Savaşı döneminin çizgilerini taşıyan birkaç başka askeri gemi arasında mağrur ve eziciydi.   O arada kılavuz kaptan gururla bu gemiyi göstererek Mısır donanmasının bunlardan iki tanesine sahip olduğunu anlatıyordu.

İskenderiye Limanı’nın Kuzeydoğu kesimi, arka planda bir tankerin ardında Mistral tipi gemi 

Arapça adını saptayamadığım 1010 borda numaralı Mistral sınıfı geminin bağlı olduğu iskelenin öbür tarafındaysa 19. Yüzyıl sonlarının çizgilerini taşıyan çok güzel bir yat bağlanmıştı. Kıç aynasında kabartma süsler bulunan, üç direkli, beyaz bordalı ve sarı bacalı, cıvadralı, Mısır Krallığı’nın mirası ve herhalde denizlerde halâ seyre çıkabilen en eskilerinden biri bu gemiyi ve daha başkalarını en uygun açıları yakalamaya çalışarak  fotoğrafladım. Hidiv İsmail Paşa tarafından İngiltere’de 1863’te (kimi kaynaklara göre 1865’te) inşa ettirilen ve defalarca önemli tadilatlar geçirdikten o arada sonraki hidivlere ve Kral Faruk’a hizmet ettikten sonra şu anda askeri eğitim gemisi olarak kullanılan gemi, gücü temsil eden Mistral’in yanında zarafetin temsilcisiydi. Eski adıyla El Mahrusa şimdiki adıyla El Hurraya (Hürriyet) yatından sonra bağlanacağımız rıhtıma yaklaşırken başüstüne gidip rıhtıma bağlanma işlemlerini izledim. İkinci zabitin nezaretinde ve güverte lostromosunun emri altında, baş postasını hassas bir işi yaparken gözlemlemeye çalıştım. Bu işlemde en güzel fotoğrafı, her zaman el incesini rıhtımdaki çımacıya atan gemici verir.

El Hurraya yatı

Yük kutularının altındaki sancak dış geçidinden binaya dönerken rıhtımdan beni izleyen beyaz üniformalı birini fark ettim. Adamın ısrarla bakışı üzerine elimle selam verdim. Adam elimdeki fotoğraf makinesini işaret ederek birtakım hareketler yaptı. Aldırış etmedim. Yemekhaneye gidip kuru fasulye-pilavımı yemeğe başladım: o gün Pazardı. Türk gemilerinde Pazar günlerinin öğle yemeği menüsü değişmez.  O arada makinemdeki Mistral fotoğraflarıyla içinde askeri gemilerin görüldüğü sekiz on kareyi, her ihtimali göz önüne alarak sildim.

S***’nın ana güvertesinde iskele tarafında yük kutularının altındaki geçitte vasattan baş tarafa bakış

Biraz sonra birinci zabit yemekhaneye gelip, “Polis sizi ve çektiğiniz fotoğrafları görmek istiyor” dedi. Tahminim doğru çıkmıştı, aldığım önlemden memnun, güvenle peki dedim ve kıç kasara güvertesindeki ofise çıktık. Süvari ve çarkçılar hariç geminin zabitanı ve güverte stajyerleri oradaydı. Rıhtımda gördüğüm polis ve bir de sivil giyimli bir başka Mısırlı vardı. Önce polisin sonra sivilin elini sıktım selamlaştık. O arada acente temsilcisi olduğunu tahmin ettiğim sivil bana “Mısır’a hoş geldiniz” diyordu. Birinci zabit fotoğraf makinemi aldı ve içindeki resimleri göstermeye başladı. Polisin parmağıyla işaret edip bir şeyler söylediği kareleri siliyordu. Sonunda sanırım beş altı kare daha silindi. Ondan sonra Birinci zabit polisi ofisin dışına aldı. Sanıyorum “ilgisine teşekkür” amacıyla birkaç karton sigara hediye etti. Olay kapandı.

Tekrar yemeğe döndüm ve Süvari Bey’e: “Korkarım benim bu dikkatsizliğim size fazladan birkaç karton daha sigaraya mal oldu” dedim. “Bu uğrak sırasında vermek zorunda kaldığımız sigaranın toplamını düşünecek olursak, o miktar kabil-i ihmaldir” deyip nazik biçimde gülümsedi.      

Sonrasında bu limana yıllardan beri gelip giden Birinci Zabit’le konuştuk. Son zamanlarda Mısır limanlarında Türk bayraklı gemilere hayli ters davranıldığına işaret etti. “Oysa dedi Suriye Savaşı’ndan önce el üstünde tutulurduk. Kime rastlasak R. T. Erdoğan’ın ne müthiş biri olduğunu söylerdi.  Bize de çok dostça davranılırdı.  Zaman ve koşullar hızla değişiyor.”  Birinci Zabit’in sözünü ettiği koşullar, Mısır’da yapılan askeri darbe sonunda gerginleşen Türkiye-Mısır ilişkilerine yollamaydı. Zaten aynı gün, PSC (liman devleti denetimi) görevlileri gelip gemide bir yığın eksik buldular. Sonra rüşvetlerini alıp gittiler.

Ertesi gün sabahında S***’nın yüklemesinin bütün gün süreceği ve ancak akşam saat 21 gibi rıhtımdan ayrılabileceği anlaşılınca, gemiden çıkıp yeni yapılan İskenderiye Kütüphanesi’ni ve ona pek uzak olmayan bir noktadaki Ulusal Müze’yi ve bir de yerini öğrenebilirsem Sidi Beşr, Türk Şehitleri Anıtı’nı görmek istedim. Birinci zabitin bütün çabalarına karşın karaya çıkma izni vermediler. Geçerli pasaportu olan ve iki ülke arasındaki anlaşma uyarınca vizeden muaf olan bir yolcuya yapılan muamele açıkça hukuksuzdu. Ama burası sonunda bir Ortadoğu ülkesiydi.

O günü geminin kırlangıcından[1] limanı seyretmekle geçirmek zorunda kaldım. Bağlı olduğumuz rıhtımın ardında, limanın doğu ucundaki tersanede öyle pek ilginç bir şey görünmüyordu. Rıhtımlara aborda etmiş gemiler arasında üzerinde hiçbir hareket görülmeyen, Kongo Demokratik Cumhuriyeti bayraklı eski tarzda bir dökme yük gemisi, bütün ambar kapakları açık yüklenmeyi bekler gibiydi. Buna karşılık limanın kuzey kenarını oluşturan bir tür dilin üzerinde inşa edilmiş İncir Burnu Sarayı (Kasr Ras el Tin) ise doyulmaz bir temaşa doruğuydu.  

İncir Burnu (Ras el-Tin) Sarayı

İskenderiye’yi ancak geminin güvertesinden demek ki hayli uzaktan bu kadarıyla -liman, tersane saray- görebildim. Ancak, özellikle akşama doğru alçalan güneşinin ışığında, doygun renkleriyle görünümünü gene de keyifle anımsıyorum.


[1] Kırlangıç, gemilerde köprü üstünün iki ucunda/kanadında, her iki bordayı biraz aşan çıkma güvertelerdir.

Similar Posts

  • “Amatör Denizciler” Değil “Uzak Yol Denizcileri” Anıtı

    İstanbul Kalamış’ta “Sadun-Oda Boro ve Amatör Denizciler Anıtı” adıyla Mayıs 2011’de açılan, araçsal bir zihniyetin ürünü olan anıt Boroların sembolik anlamlarını sıradanlaştırdığı gibi, tartışmalı yönleriyle de (anıtın adı, yeri, temsil gücü, yer alanların seçim kıstasları…) amatör denizciliğe bir değer kat(a)mıyor ne yazık ki. Konunun ayrıntıları aşağıdaki yazılarda.

    “Sembollerin Kaybı ve Amatör Denizciler Anıtı” ve devamındaki yazılar bir anlamda amatör denizciliğimizde değişen/gelişen değerlerin halini sorgulayan yazılar olarak da okunabilir. Yazı yayımlandıktan sonra verilen yanıtlara/sorulara cevaplar “Kısmet’in Yekesi” yazısında yer alıyor.

    Üçüncü yazı dünyayı dolaşan ama ne hikmetse Kalamış’taki anıtta ismi yer almayan Ayfer Er’in durumunu, anıtta yer almanın kıstaslarını sorguluyor. Anıtın “Bilgi Akışı ve Arşiv Çalışması”nı yapan Turgay Noyan “Dünyayı dolaşan kadın denizcimiz diye Sabah gazetesinde/Naviga dergisinde haber yaptığı halde Ayfer Er’e anıtta yer vermemiş… “Dünyayı dolaşan kadın denizcimiz Ayfer Er…” yazısından sonra, ne Turgay Noyan bir açıklama yaptı, ne de “anıtseverler” bir sorumluluk duydu. Bugüne kadar da değişen bir şey olmadı.

    Yazılarda ileri sürdüğüm birçok nedenden dolayı hiç olmazsa anıtın adının “uzak yol denizcileri anıtı” diye değiştirilmesini de önermiştim. Artık anıttaki rölyeflere “profesyonel denizciler” de eklendiği için adı değiştirilmese de anıtın “Uzak Yol Denizcileri Anıtı” olarak anılması daha doğru olur.

    Sadun Abi anıtla ilgili daha sonra şunları yazdı:

    “…Meğer bizim heykel yapılıyormuş! Turgay Noyan’ı aradım ve ‘ne haltlar karıştırıyorsunuz anlat bakalım’ deyince artık olan oldu deyip, tüm hikâyeyi anlattı. Zaten heykel bitmek üzereymiş, Mayısta açılacakmış bile. Şaşırdım, bir tuhaf oldum. Ömür boyu bu tip olaylardan her zaman kaçındım, kesinlikle onaylamadım… Diğer taraftan bir kurt içimi kemiriyor: Hakikaten böyle bir anıta layık mıydık, fazla mı abartıldı? Bu da bana bir eziklik hissi veriyor, önünden geçmeye sıkılıyorum.”

    (Sadun Boro, Bir Misyon Bir Ömür, Naviga, Ağustos 2011)

  • Deniz Otobüsü İskelesinde Hamaset Tarihi

    İDO / Bakırköy bekleme salonunda “Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar” başlığıyla yer alan 4 büyük pano hakkında Denizcinin Günlüğü 2009’da şunları yazmıştım:

    “İstanbul Bakırköy Deniz Otobüsü İskelesi’nde yer alan Osmanlı denizciliğini övme amacıyla hazırlanmış ‘Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar’ başlığı altındaki 4 pano ne yazık ki koca bir imparatorluk bahriyesine, deniz ticaretine merkez olmuş şehrin tarihine, kültürüne yakışmıyor. ‘Deniz İstanbul’una övgü ve sahip çıkma’ Mağribi korsanların (savaşların…) bilgileri hayli tartışmalı, klişeleşmiş hikâyelerine sığınmaktan geçmez. İçeriğinden habersiz, Türk Ansiklopedisi’nden alınan (1977) hayli derinliksiz bilgilerin hiçbir kaynakla karşılaştırmadan olduğu gibi aktarılması olsa olsa internet sitelerinde rastlanan türden sığ bir propagandanın / milliyetçiliğin ürünü olabilir. Panoların % 85’ini kapsayan Cezayir-ABD anlaşması örneklenirse: Cezayir korsanlarının ABD gemilerini yağmalaması nedeniyle 1795’te imzalanan anlaşmanın ‘Amerika tarihinde yabancı dille imzalanan tek anlaşma olduğu; bu belgenin yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan vesikası olduğu; ve Amerikan donanmasının nüvesinin Türk korsanlarının zorlamasıyla atılmış olduğu’ gibi ‘lakırdıların’ ayrıntılı ve gerçek hikayesi (örneğin ABD’nin daha önce Fas’la, 1786’da anlaştığı bilgisi…) için, ABD belgeleriyle yapılmış bir akademik araştırmaya bakılabilir: ‘Mine Erol, Amerika’nın Cezayir ile Olan İlişkileri 1785-1816’, ( İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 1979).”

  • Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi ve Vasiyetnamesi

    Yıllar önce bir sahaf mezatından edindiğim “Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’ni yayına hazırlamak için epey uğraşmış ama süreç uzayınca bir kenara koymuştum. Karantina günlerinde yeniden ele almak mümkün oldu. (…) Epeyce dipnot var, umarım yayında sorun olmaz. Metnin başlıkları şöyle:

    (I). BİR SAHAFİYE BELGESİNİN HİKÂYESİ

    (II). VAKFİYENAME VE ÇAPARİZLER/DÜĞÜMLER

    (III). VAKFİYENAME’DEKİ GELİR KAYNAKLARI VE HARCAMA KALEMLERİ

    (IV). SAHAFİYE BELGESİ: ÇEVRİYAZI HIZIR HAYREDDİN PAŞA’NIN VAKFİYENAMESİ

    Metin, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin Osmanlıca harflerden Latince harflere tam metin olarak çevirisini, yani çevriyazısını (transkripsiyonu) da içeriyor. Dolayısıyla çevriyazı da olsa Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin “tamamının” ilk (+dijital) yayını. Şüphesiz araştırarak/sorarak bilgi edinmeye çalışsam da (sorularıma verdikleri cevaplar için İdris Bostan hocama ve Murat Koraltürk’e teşekkür ederim) yazıda çıkabilecek hataların/netameli bilgilerin sorumluluğu bana aittir. Dilerim tarihe, Barbaros Hayreddin Paşa’ya meraklı olanların işine yarar.

  • Sadece Bir Amatör Denizcinin Değil, Amatör Denizciliğimizin de Hikâyesi…

    Geçen yıl Kader kotrasının harap halde “sahibinden.com” adresinde satışa sunulduğunu görünce denizcilik tarihinde önemli bir yeri olan bu tekneye sahip çıkılması dileğiyle yazdığım yazıda (Ocak 2022) bu konuda yeni bilgilere ulaştığımı, ayrıntılarını daha sonra aktarmaya çalışacağımı belirtmiştim. Biraz geç de olsa önce, bürokrasi engelledi diye bilinen hikâyeyi değiştirebilecek yeni kaynakları/tartışmaları aktarıp, son bölümde de bu bilgiler ışığında rüzgârın neden aniden Sinan Everest aleyhine döndüğünü değerlendirmeye/yorumlamaya çalışacağım.

    Sinan Everest’in başına gelenler sadece bir amatör denizcinin değil, bir bakıma amatör denizciliğimizin de hikâyesi…

  • Yakınımızdaki Uzak Denizler

    Tersane-i Amire’nin yerine  “Bu tarihi mekânda –bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi- bir Tersane ve Deniz Müzesinin kurulması” önerisinin karşılık bulması üzerine bir değerlendirme yazısıydı “Yakınımızdaki Uzak Denizler” (Radikal 2, 5 Temmuz 2009).

    Belediye Başkanı’nın “Haliç Tersanesi’nin deniz müzesi olacağını İstanbullulara müjdelemesi”… rüzgârın drise ettiğinin bir göstergesi sayılabilir mi? diye ihtiyatla/iyi niyetle değerlendirmişim gelişmeleri ama sonra rüzgâr bambaşka bir yöne drise etti: Rantsal dönüşüm…

    Haliç Tersaneleri (Tersane-i Amire)  -ki aslında Camialtı, Taşkızak ve Haliç Tersanesi olarak üç tersanedir- geçtiğimiz yıl 565. yaşını kutladı. Ancak Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri 2013 yılında açılan bir ihale ile Haliçport Projesi (Şubat 2019’dan sonra Tersane İstanbul Projesi…) ile elden gitti. İki büyük kızak ve üç kuru havuzun yer aldığı Haliç Tersanesi’nde ise halen İBB/ Şehir Hatları’nın gemi bakım ve onarım faaliyetleri sürüyor.

    Haliç Tersanesi’nin kamu yararı yaklaşımıyla korunabileceğine inanan “Haliç Dayanışması” rantsal dönüşüme karşı mücadele ediyor. Haliç Dayanışması’na katkı ve Haliç Tersaneleri’nde yaşananlar hakkında bilgi için aşağıdaki linklerden faydalanılabilir:

    Web: http://www.halicdayanismasi.org/

    Blog: https://halicdayanismasi.blogspot.com/

    Email: halicdayanismasi@gmail.com

  • |

    Hedefi Olmayan Tekne…

    Eylül 2014’te yayımlanan Hedefi Olmayan Tekne. yazısı genel olarak amatör/sportif denizciliğin sorunlarını ele alsa da “özel olarak” ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’nun “ faaliyet ve yönetim olarak başlangıçtaki fikri iddialarından uzaklaşmasını” dert edinen bir yazı. Amatör sportif denizciliği kültürel açıdan ve kurumsal yapı itibarıyla değerlendiren ve birbirini besleyen yazılar, zorunlu olarak da bazı yönlerden birbirinin tekrarı niteliğindedir.
    …. …. ….
    Sadun ve Oda Boro’nun (+ Miço), 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları dünya turu (1965-1968) sonrası amatör/sportif denizciliğe yönelik toplumsal ilgi/heves doruk noktasına ulaşsa da bireylerin hevesini, merakını teşvik edip, gelişmesine yardımcı olacak bir kültür ve spor örgütlenmesi olmadığı için bu ilgi/heves zamanla kayboldu. Başka bir deyişle heves kırıldı, merak cezalandırıldı! Çünkü Türkiye, spor kültürünün değil, skor kültürünün geliştiği ve Avrupa’da spor yapma oranı en düşük ülkelerden biri. Spor dallarındaki çeşitlilik de kısıtlı. Batı ülkeleri, sporu, devletin düzenleyici, kollayıcı, teşvik edici etkisi altında, “sporun öznesi” kulüp/dernek/federasyon gibi merkezler eliyle yöneterek kitle sporunu, spor kültürünü geliştirirken, Türkiye, dünyada sporun devlet eliyle yönetildiği Kuzey Kore, Çin gibi birkaç ülkeden biri. Spor federasyonları kanunla değil yönetmelikle yönetiliyor, federasyonlar (ve seçimleri) siyasi etkilere çok açık. Buna devletin vatandaşa güvenmeyen, iknaya değil hizaya zorlayan zihniyeti ile kulüp ve federasyonların “demokratikleşmeye/paylaşmaya” değil, devlet gücüne /zihniyetine/mevzuata bel bağlayan/yaslanan zihniyeti de eklenince çaparizler çoğalıyor.