|

Eski Denizcilik Dergileri Dizini I: Liman Mecmuası (Mayıs 1927-Kasım 1927)

Murat Koraltürk


Liman Mecmuası

Murat Koraltürk

İstanbul’da liman hizmetleri Cumhuriyet dönemine kadar yabancı şirketler tarafından yürütülmekteydi. Bu hizmetlere talip olarak 1924’te yerli sermaye ile Bahr-i Muamelat TAŞ kuruldu. 1925’te ise bu şirkete rakip olarak yine yerli sermaye ile İstanbul Mavna ve Salapuryacılar Tahmil ve Tahliye TAŞ kuruldu. 1925’te bu iki şirket Türkiye İş Bankası ve Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın da katılımıyla İstanbul Liman İşleri İnhisarı TAŞ’ni kurdular. Bu şirketin 29 Ağustos 1925–12 Ağustos 1934 tarihleri arasında umum müdürlüğü görevini yürütmesinden dolayı “Limancı” lakabı ile anılmaya başlanan Ahmet Hamdi Başar bu dönemde liman faaliyetleri ile ilgili yayınlar da yaptı.  

Ahmet Hamdi Başar (Limancı Hamdi)

Ahmet Hamdi’nin İstanbul limanına dair ilk araştırması olan İstanbul Limanı adlı kitabı 1929’da yayımlandı.[1] Bu kitabın ardından yine 1929 yılında İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası bünyesinde İstanbul’un liman ve köprü sorununu incelemek üzere üyelerini ihracat ile uğraşan tüccarlardan oda üyesi Abdülgani ve Hüseyin Sabri Beyler, oda genel sekreteri iktisat profesörü Mehmet Vehbi [Sarıdal], oda üyesi İstanbul Deniz Ticaret Müdür Mehmet Zeki Bey, Âlî Ticaret Mektebi iktisat profesörü Muhlis Etem Bey, Ticaret Borsası Başkanı oda azasından Furtunzade Murat Bey, Ticaret Borsası genel sekreteri iktisat profesörü Dr. Nizamettin Ali [Sav], oda üyesi armatör Sadıkzade Rıza Bey, gemi makineleri uzmanı oda üyelerinden Sırrı Bey, oda ve zahire borsası üyesi Şerifzade Süreyya Bey’in ve başkanlığını Ahmet Hamdi’nin yaptığı Liman ve Köprü Komisyonu kuruldu. 15 Mart 1930 tarihi itibariyle çalışmaları sona eren komisyon adına Ahmet Hamdi’nin kaleme aldığı konu ile ilgili rapor ise Nisan 1930’da yayımlandı.[2]

SAYI 6: Milli Müdafaa Vekili Abdülhak (Renda)

Ahmet Hamdi’nin İstanbul Liman İşleri İnhisarı Şirketi Umum Müdürü bulunduğu sırada anılan bu iki kitaptan önce 1927’de yayımlanan bir de Liman Mecmuası vardır. İlk sayısı Mayıs 1927’de yayımlanan Liman aylık olmak üzere toplam yedi sayı yayımlanmıştır.[3] Liman’ın idare merkezi ilk dört sayıda Büyük Kınacıyan Hanında idi. 5. sayıdan itibaren Liman, Galata’da Köprübaşı’nda Liman İnhisarı Şirketi binasına taşındı. Derginin müdür-i mesulu Ziya Akif, tahrir müdürü ise tanınmış denizcilik yazarı Abidin Daver idi.

Başta İstanbul Liman İşleri İnhisarı Şirketi’nin faaliyetlerini tanıtmak olmak üzere yerli-yabancı denizcilik alemi ile ilgili yazı ve haberlere yer veren Liman, alanında öncü bir sektör dergisidir. Liman’da imzalı yazılar yanı sıra imzasız ve kısaltma isimlerle yazılmış yazılar da bulunmaktadır. Kapitülasyonların kaldırılması, Kabotaj Kanunu ve liman işletmeciliğinin Türkleştirilmesi gibi birbirine bağlı bir dizi gelişmenin yaşandığı bir dönemde yayımlanan Liman’da milli iktisat anlayışının egemen olduğu göze batmaktadır. Liman’da açık adı ile yayımlanmış hiçbir yazısı bulunmayan, ancak Elif Ha gibi kısaltmalar ile yazmış olan ve hatta Liman imzası ile çıkan derginin çıkış amacının anlatıldığı yazı da (bkz. EK-1) olmak üzere bu türden yazıları Ahmet Hamdi’nin kaleme almış olduğu düşünülebilir. Liman’da teknik olarak nitelendirilebilecek yazılar yanı sıra örneğin Gazi Mustafa Kemal’in 1927’de 1919’da Anadolu’ya geçişinden sonraki ilk ziyaretine dair (bkz. EK 2-3) ve döneminde yerli yabancı kamuoyunun oldukça ilgisini çekmiş Bozkurt-Lotus davasına ilişkin de yazılar bulunmaktadır.

Sayı 7: Maliye Vekili Saraçoğlu Şükrü Bey

Liman Dizini –Yazar Adlarına Göre-

Abidin Daver, “Gözlerinin güneşi”, Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 2.

Abidin Daver, “Türk şimendiferciliğinin ilk zaferi”, Sayı 2, (Haziran 1927), s. 2-3.

Ali Said, “Asri limanlar nasıl olmalıdır?”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 4-6.

Ali Said, “Limancılığın en mühim esasları”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 5-7.

Elif Ha, “İstanbul Liman Şirketi’nin Aylık Faaliyeti”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 11-15.

Elif Ha, “Lotus-Bozkurt müsademesi”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 1-4.

Elif Ha, “Milli vapur kumpanyalarımız: Şirket-i Hayriye”, Sayı 5, (Eylül 1927), s. 9-10; Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 14-15.

Elif Re, “Deniz sporlarından: yelkencilik”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  11-13.

İbrahim Ali, “Limanlarda merkeziyet ve muhtariyet”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 11-12.

İbrahim Hafız, “Liman Şirketi ve amelenin ahval-i sıhhiye ve ahlakiyesi”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 7.

İbrahim Hafız, “Şirketlerde nezaret-i tıbbiyenin ehemmiyeti”, Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s.1-2.      

İhsan Haydar, “Deniz fenerleri”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 1-3.

İhsan Haydar, “İzmit Limanı”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 3-5.

Kurtoğlu Faik, “Garbın en büyük limanlarından Anvers”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 13-15.

Mahmut Rıza, “Limanlarda vesait-i tahmiliye ve tahliye”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  9-10.

Mahmut Rıza, “Sabih vinçlerin fevaidi”, Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 16-17.

Mehmet Ali Nasfet, “1927 Cihan ticaret filosu”, Sayı 5, (Eylül 1927), s. 7-8; Sayı 6, s. 12-13.

Mim Agah, “Köstence Limanı”, Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 3-7; Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s.6-9.

Mim Gayın, “Büyük milletlerin siyaset-i bahriyesi”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 18-20.

Nemlizade Mithat, “Samsun-Çarşamba Demiryolları”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 18-19.

Nusret Kemal, “Türkiye’de balıkçılık”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 14-16.

Orhan İhsan, “Gazi İstanbul’a girerken…”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 3-4.

Sin Ayın, “Mersin Limanı’ndaki Facia”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 10- 11.


Liman Dizini –Makale Adına Göre-

“1927 Amsterdam Bahriye Kongresi”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 16.

“Abidin Daver Bey Paris’e gitti”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 17.

“Antrepo buhranı: Liman Şirketi Müdür-i Umumisi Hamdi Bey’in beyanatı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 17.

“Arz-ı şükran”, Sayı 2, (Haziran 1927), s. 6.

“Beynelmilel Bahriye Komitelerinin 1927 Amsterdam Konferansı”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 19.

“Bilumum Türkiye limanlarında mukayyed sefain ve merakib tonajı”, Sayı 2,(Haziran 1927),s.28-31. 

“Bir kayık parçalandı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.

“Bir motor yandı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.

“Brüksel mukarreratının tasdiki”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 16.

“Bulgar Seyr-i Sefain Kumpanyası’na hükümetin yaptığı muavenet-i maliye”, Sayı 5,(Eylül 1927), s.18.

“Cumhuriyet idarenin ticaret-i bahriye teşkilatı”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 12-13.

“Çımalar sağlam olmalı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.

“Deniz kazalarının meni”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 19.

“Denizde seyr-i sefer emniyeti gittikçe çoğalıyor”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 16.

“Denizpiresi”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 17.

“Diğer bir kadın Manş’ı 13 saatte geçti”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 17.

“Ecnebi memleketlerdeki ticaret-i bahriye faaliyeti”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 14-16.

“Fransa-Cenubu Amerika seferi”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 17.

“Gazi Hazretleri İstanbul’un en aziz ve en sevgili misafiri”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 1.

“Gemilerin tahlisiye vesaiti”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 19.

“Haliç’te bir kaza”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.

“Hamdi Bey beray-i tedavi Viyana’ya gitti.”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 13.

“İstanbul ithalat gümrüğünden”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 19.

“İstanbul Liman Şirketi’nin faaliyetlerine bir nazar”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 4-7.

“İstanbul Liman Şirketi’nin Vesait ve Hareket Şubesi”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 8-9.

“İstanbul limanı mavnacılarının tensiki”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 20.

“İstanbul Limanı’nın aylık ithalat cetvelleri”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 21-22.

“İstanbul limanına girip çıkan yolcular”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 13.

“İstanbul limanında ithalat”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 16; Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 20; Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 20; Sayı 5, (Eylül 1927), s. 20; Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 20; Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 20.

“İstanbul limanında muhtelif tarifeler”, Sayı 2, (Haziran 1927), s. 15-16.

“İstanbul limanının bir günlük faaliyetlerine bir nazar”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 8-11.

“İstanbul limanının bir senelik faaliyeti”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 4.

“İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Riyasetinden”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 13.

“İstanbul’da ne kadar motor ve sandal var?”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 14.

“İstanbul’da Serbest Mıntıka Kanunu”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 14-15.

“İtalya’da vapur kumpanyalarının tevhidi”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 11.

“İtalyan limanlarının faaliyeti”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 11-13.

“İzmir Liman Şirketi’nin faaliyetlerine bir nazar”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 4-6.

“İzmir Vapuru limanımızda”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 17.

“Kabotaj Kanunu”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 12.

“Kaç Türk vapuru var?”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 17-27.

“Karaya oturan bir gaz vapuru”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 13.

“Kayıkçıların imtihanından vazgeçildi”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 7.

“Kaza-i bahri ve vekayi-i saire”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 18-20.

“Kaza-i bahrilerin telsizle ihbarı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 19.

“Kefalet mektupları”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 16.

“Konya Vapuru Seddülbahir’de karaya oturdu”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 19.

“Liman inşaat-ı cesimesinde kullanılan maçunalar”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 8-12.

“Liman Şirket-i Umumisi Triyeste Limanı’nda”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 16.

“Liman Şirketi, niçin teşekkül etti?”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 2-3.

“Liman Şirketi’nin yeni ve mühim bir eseri”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 6.

“Liman talimatnameleri”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 15.

“Liman tarifesi ibka edildi”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 7.

“Limanda imtihan: deniz motorcularıyla sandalcılar imtihan edildiler”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 14.

“Liman’ın maksad-ı intişarı”, Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 1-2.

“Limanlar Kanunu”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 10-11.

“Manş i’tilası”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 17.

“Marsilya limanının faaliyeti”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 11.

“Meşkur bir teşebbüs: Ticaret Vekaleti İstanbul’da bir Ticaret-i Mekteb-i Alisi küşadına karar vermiştir”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 17-18.

“Milli vapur kumpanyalarımız: Kocaeli Şirketi”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 9-10.

“Milli vapur kumpanyalarımız: Sadıkzade Biraderler Şirketi”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 17-19.

“Milli vapur kumpanyalarımız: Yelkencizade ve Mahdumu Vapur İdaresi”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 8-9.

“Moda deniz yarışları muvaffakiyetle icra edildi”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 2-4.

“Motorcu ve sandalcıların imtihanı”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 14.

“Motorcular ve sandalcılar”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 13.

“Motorcularla sandalcıların tescili”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 14.

“Mühim İlan: İstanbul Liman Şirketi’nden”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 20.

“Ortaköy’de ezilen mavnalar”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 13.

“Principe Zamakalda vapurunun garkı”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 17.

“Rafaella ile Giyus vapurları nasıl müsadele ettiler?”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 7.

“Rayla tahmil olunurken”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.  

“Sahilde hazine bulmuş!”,  Sayı 6, (Teşrin-i evvel 1927), s. 17.

“Samsun limanının istikbali”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 18.

“Seddülbahir önünde bir ecnebi vapuru battı”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 19-20.

“Sovyet Seyr-i Sefain İdaresi’nin ıslahı ve tenkisi”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 18.

“Şamandıralar hakkında bir tamim”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 4.

“Şerefli bir hizmet”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 6.

“Şirket-i Hayriye vapuru apartmana çarptı”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s.  8.

“Tarife komisyonunun faaliyeti. Ticaret-i Bahriye Müdürünün (Zeki Bey) Mecmuamıza beyanatı”,  Sayı 2, (Haziran 1927), s. 10.

“Turuk-ı bahriyenin müdafası: mayın dökme ve toplama alanı”,  Sayı 7, (Teşrin-i sani 1927), s. 16.

“Türk şehbenderleri”,  Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 20.  

“Türk ve ecnebi vapur acenteleri”,  Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 23; Sayı 2, (Haziran 1927), s. 32.

“Üsküdar yangınında Liman Şirketi’nin muaveneti”,  Sayı 4, (Ağustos 1927), s. 13.

“Yatlarda motor istimali”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 17.

“Yeni İnönü 1 tahtelbahirimiz”,  Sayı 5, (Eylül 1927), s. 20.


[1] Ahmet Hamdi, İstanbul Limanı, Akşam Matbaası, İstanbul 1929.

[2] [Ahmet Hamdi Başar], İstanbul’un Liman ve Köprü Mes’elesi: İstanbul Ticaret ve Sanayi Odasınca Teşkil Edilen Komisyonun Raporu, İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Neşriyatından, Adet 42, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul 1930. Bu raporun değerlendirilmesi için bkz. Murat Koraltürk, “1930’ların Başında İstanbul’un Liman ve Köprü Sorunu ile İlgili Bir Rapor”, İstanbul Dergisi, Sayı 37, (2001), s. 94-97. 

[3] Koleksiyonunda bulunan Liman Mecmualarını incelememe imkân veren Sayın Nedret İşli’ye teşekkür ederim.


EK-1

“Liman”ın Maksad-ı İntişarı[4]

“Liman”ın maksad-ı intişarı nedir? Bunu, birkaç kelime ile efkâr-ı umumiyeye arz etmek isteriz:

Zafer ve cumhuriyetin kurtardığı ve sahibi olan millete iade ettiği haklardan biri de Türk sularında ve Türk limanlarında Türk bayrağının kati hâkimiyetidir. İmtiyazat-ı ecnebiyenin mer’i olduğu devirlerde Türk sularında ecnebi bayrağı, ecnebi gemileri hâkimdi. Türk limanlarında ise tahmil ve tahliye işleri, su ve kömür tevziyatı, dalgıçlık ve diğer bütün liman hidematı ecnebilerin elinde idi. Bir İngiliz römorkörü limana girip geçen sefaine yol gösterir, bir İtalyan dubası eşya çıkarır, bir Fransız mavnası kömür yükler, bir Alman şirketi dalgıçlık yapar, bir Avusturya su vapuru gemilere su verirdi. Cumhuriyet idare, Türk sularında olduğu gibi Türkiye limanlarında da bütün işlerin Türklere, Türk bayrağına aid olduğu hakkını ecnebilere kabul ettirdi. Şimdi, denizlerimiz ve limanlarımız tam manasıyla bizimdir. Türk limanları arasında ticaret-i bahriye Türk bayrağına intikal etmiştir.

Eskiden ecnebiler denizlerimizin limanlarımızın sahibi mevkiine geçmişler, bizi misafir ve seyirci vaziyete sokmuşlardı. Lozan muahedenamesi bu gayr-ı tabii hale nihayet verdi. Artık ev sahibi ev sahibi, misafir de misafir oldu.

Limanlarımızda bu suretle sahib olduktan sonra liman işlerimizi ıslah etmek, asrileştirmek, düzeltmek ve fiyatları ucuzlatmak mecburiyetinde idik.

İşte bu maksatladır ki İstanbul’da, İzmir’de liman işleri inhisarı şirketleri teessüs etti ve bu inhisarın vaz’ından ve bu şirketleri tesisten maksad, küçük sermayelerin başaramayacağı liman işlerini büyük sermaye ile tanzim etmek idi.

Hükümetimiz, liman işlerine büyük bir ehemmiyet atfetmekte tamamen haklı idi. Çünkü evvela limanlar, memleketlerin kapıları demekti. Memlekete gelen her şey bu kapılardan girecek, memleketten her çıkan şey bu kapılardan çıkacaktı. Türkiye’ye gelen ve Türkiye’den harice giden eşya ne kadar muntazam, seri, kolay ve ucuz tahliye ve tahmil edilirse memleketin istifadesi o nisbette büyük olacaktı. Sonra, bize rakip memleketler, limanlarımızın beynelmilel faaliyeti kendi limanlarına celb etmek için azm-i gayret sarf ediyorlar, intizam, sürat, sühulet ve ehveniyyet itibariyle bize tefevvuka çalışıyorlardı. Birçok noktalarda muvaffak olduklarını da itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Limanlarımızda, bilhassa İstanbul limanında işlerin intizamsızlığı, bahalılığı, batâeti, devam ettikçe transit muamelatının, kömür ve su işlerinin başka rakip limanlara geçmesi tabii idi. İşte liman şirketleri liman işlerini matluba ve ihtiyaca muvafık bir şekilde tedvir etmek bu iktisadi mücadele asrında limanlarımızı diğer mücavir ecnebi limanlarına karşı mağlup bir vaziyete düşürmemek için teşekkül etti.

“Liman” mecmuası ise Türk ticaret-i bahriyesinin ve Türk limanlarındaki faaliyetin tevessü’ ve inkişafına yardım ihtiyacından doğmaktadır. Mecmuamız, ticaret-i bahriyemizden gerek limanımızdaki, gerek diğer Türk ve ecnebi limanlarındaki faaliyetlerden bahsedecek, İstanbul limanının ve diğer limanlarımızın ticaret-i bahriyemizin, gemicilerimizin, mücehhezlerimizin, hulasa denizle alakası olan herkesin ihtiyaçlarına, dertlerine derman olacaktır. Büyük limanlar, başlı başına bir şehir, alemdir. Bir limanda olup biten işler, yalnız ara sıra yevm-i gazetelerin bahs ettikleri kazalardan veya girip çıkan gemilerin umumi tonasından ibaret değildir. Orada vuku bulan her hadisenin memleketin iktisadiyatı ile azim alakası vardır. İşte “liman” büyük küçük bütün bu hadiselerden bahs edecek. Hükümetimizin takip ettiği ticaret-i bahriye ve liman siyasetinin zahîri, ticaret-i bahriyemizin liman işlerinin bir ma’kusu olacaktır. Bu gayeye hâdim bütün yazılara sahifelerimiz açıktır.

Neşriyatımızdan beklenilen faideyi teşmil için gelecek nüshalarımız ayrıca bir Fransızca kısmı da ihtiva edecektir. Bu suretle başta İstanbul limanı olmak üzere bütün Türk limanlarını ve bu limanların muhassala-yı faaliyetlerini Türk bahriye-i ticariyesinin inkişaf ve faaliyetini ecnebi memleketlerine de göstermeye çalışacağız. Muzır ecnebi propagandalarına erkama, istatistiklere, vesaike müstenid yazılarla mukabele edeceğiz.

Memleket için faideli ve hayırlı addettiğimiz bu işe başlarken bütün memleket gibi ticaret-i bahriyemizin ve limanlarımızın istiklalini de kurtarmış olan büyük reis-i cumhurumuza ve cumhuriyet ricaline arz-ı şükranı bir vazife biliriz.

 Liman

[4] Liman, Sayı 1, (15 Mayıs 1927), s. 1-2.


EK-2

Gözlerinin Güneşi[5]

1 Temmuz 1927

Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonundayız. Ayasofya’nın kubbesini andıran kubbeli salonun loşluğu, akşamın alaca karanlığı içinde gittikçe artıyor.

Dışarıda, çifte pruva hattı teşkil etmiş olan Seyr-i Sefain ve Şirket-i Hayriye vapurlarının siyah fayrab dumanları Hamidiye’nin selam salvolarının beyaz dumanına karışarak Marmara’nın mavi gözlerini peçeliyor.

Sarayburnu’nun zafertakları bu dumanlar içinde pırıl pırıl yanıyor. Sanki vapur  dumanları da, barut dumanları da, Gazi’yi görmek ister gibi, Dolmabahçe’nin önünden ayrılmıyorlar.

İçeride, beyaz sarayın loş salonunda, simsiyah elbiseli bir halk kitlesi, hürmetkâr bir sükût içinde Gazi’yi bekliyordu. Nihayet kapıların birinden Gazi göründü. Muhteşem, muazzam ve muallâ salonun içinde ses yoktu. İnsanlar da sütunlar ve avizeler gibi susmuştu. Şimdi herkes yalnız göz kesilmişti. Sekiz senelik hasret ve hicran artık bitmişti; Gazi’nin sevgili İstanbul’u ile İstanbul’un sevgili Gazi’si karşı karşıya idi.

Salonun gittikçe artan loşluğu içinde siyah elbiseli insan kitlesi sıkışıyor, söz söylemeye hazırlanan Gazi’yi dinlemek için hazırlanıyor. Biraz evvel göz kesilen bu insanlar, şimdi de kulak kesilmişlerdi.

Gazi, tannan sesi ile söze başladı. Sesi bazı heyecanlı anlarda, yine tannan bir boğuklukla yükseliyor, salonda tatlı akislerle yayılıyordu. Bir şeye dikkat ettim: bu seste bir çelik salâbeti, sertliği, tınneti var. Hiç bir zaman, hiç bir an titremiyor. Hecenin en yüksek perdesine çıktığı zaman bile… Belli ki bu ses, harb meydanlarında orduya, inkılâp anlarında halka kumanda etmeye alışmıştır. Ve yine belli ki bu ses titremek için değil, titretmek için yaratılmıştır.

Kulaklarım onun çelik sesini dinlerken gözlerim bu loş salonda onun siyah zarif redingotunun içindeki narin ve zarif hayalinden ayrılmıyordu. Sözleri, dinleyenlere tarif edilmez bir vecd ve heyecan veren bu güzide mevcudiyette, salonun loşluğunu yırtan ve bütün gözlere görünen, bütün gönüllere bakan iki şey vardı: Gazi’nin mavi gözlerinin nuru, Gazi’nin göğsündeki istiklal madalyasının ışığı…

İstiklal madalyası, Türk istiklalini kurtaran ve Türk istiklalini temsil edenin göğsünde bir yıldız gibi yanıyordu. Daima istiklal için çarpan bu sineye istiklal madalyasından daha iyi bir zinet, istiklal madalyasına da bu sineden daha elyak göğüs tasavvur edilebilir mi?

İstiklal madalyası istiklalin menbağında parlıyordu.

İstiklal madalyasının tatlı ışığıyla nurlanan gözler, biraz daha yükselince, Gazi’nin gözlerinin güneşini görüyordu. O nafiz gözler, o kadar canlı, o kadar aydınlıktı ki, iki nur kaynağı halinde salonun loşluğunu yırtarak hepimizin gözlerine, ruhuna kadar nüfuz ediyordu. İstikbalin karanlıklarına nüfuza alışmış olan bu gözler için, Dolmabahçe Sarayı’nın salonundaki karanlığın ehemmiyeti mi vardı?

Bir an geldi ki salonun loşluğu daha arttı. Gazi’nin; salonun yaldızlı duvarlarını, muazzam sütunlarını, yüksek kubbesini, muhteşem avizelerini ve bunların hepsinden ziyade, kendisinin muhattabı olmak şerefini ihraz edenlerin ruhunu titreten sesi, sanki, içinde şimşekler çakan bu gök gözlerin gürültüsünden başka birşey değildi.

Dolmabahçe Sarayı’nın, bu nice nice günler görmüş, geçirmiş salonunda, eskiden müşa’şa’ avizelerden dökülen nur şelaleleri altında sönük ve karanlık “zil”ler vardı. Bu akşam kap karanlık salonda, Gazi, bir güneş gibi, bütün gözleri ve vicdanları, bugünü ve yarını tenvir ediyordu.

Abidin Daver

[5] Liman, Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 2.


EK-3

Gazi İstanbul’a Girerken…[6]

İstanbul’un Türk halkı limandan Adalara, Marmara açıklarına kadar uzanan gemilerde..yedi tepenin denize uzanan yamaçlarıyla bütün sahillerde baştan başa halkla dolmuş…

Temmuz ayının kızgın güneşi bir milyon halkın beyninde kaynıyor fakat bunlardan hiç biri şikayet ederek yerinden ayrılmıyordu. Çünkü bugün İstanbul Türk’ün mucizeler yaratan büyük gazisini görecek, onu alkışlayacak; çünkü bugün İstanbul şarkın “hasta adam”ını dirilten ve ona can veren büyük müncisine şükran borcunu ödemeye çalışacak, çünkü bugün İstanbul, Türk tarihine altın azılarla kazılan biz “Anafartalar” ve bir “Dumlupınar” zaferi yaratan büyük kumandanına minnetlerini bildirecekti..

Şehrin muhtelif yerlerine kurulan bataryaların ilk gümbürtüleri İstanbul’un temiz semasında akis ederek gaziyi selamlarken “Ertuğrul” ufuklardan belirmişti.

İşte gazi geliyordu…

Şimdi onu İstanbul’un bir milyon halkı bağrına basmak için sabırsızlanıyor, yüz binlerce halk gönüllerinden gelen büyük bir coşuşla hep beraber bağırıyorlardı:

– Yaşasın Gazimiz..

Evet yaşattığın milletin bâşı için bin yaşa büyük Gazi..

Onun İstanbul’da bir kimse yoktu ki bu sözlerle Gazimize olan minnet ve hürmetlerin hakkıyla bildirildiğine kani’ olsun. Bunun içindir ki herkes de bağırmakla, alkışlamakla duyulmayan bir server ve heyecan kaynıyordu..

O anda zihnime şu kelimeleri nakşediyordum: 1927 senesi Temmuzunun birinci Cuma günü.. Saat tam beş… Bugün İstanbul, tarihinin şimdiye kadar kaydetmediği server ve iftiharla büyük bir bayram yapıyordu ve bu bayram haftalarca devam edecekti.

Bugünün bayramını ve bugünün tarihini İstanbullular daima tebcil ve her sene tes’id edeceklerdir.

Çünkü 1 Temmuz 1927’de İstanbul büyük bir misafirini kucaklamıştır. Bu mukaddes misafirin kudsiyyetini isminden başka ifade edecek hiçbir kelime yoktur. İstanbul’un aziz ve büyük misafirinin ismi “Gazi Mustafa Kemal”dir. “Gazi Mustafa Kemal” ismine hiçbir kelime zamir olamaz. “Gazi Mustafa Kemal” namı bütün dünyaca “mürşid”den de, “münci”den daha büyük ve daha namdardır.

Ertuğrul” yatı arkasında filomuz olduğu halde ağır ağır İstanbul’a girerken büyük gazi güvertede iki sahildeki halkı mendiliyle selamlıyor ve etrafına iltifatlar yağdırıyordu. Gazinin nevazişi halkı vecd ve istiğraklar içinde çırpındırıyordu.

İşte şimdi de “Ertuğrul” Sarayburnu’nu dönerken ve samimi bir hiss ile iki taraftan da iltifatlarını esirgemiyorlardı.

Ertuğrul” Çengelköyü’ne doğru ilerlerken bu defa da halkın “yaşa!” avazaları Boğaziçi’nin sahillerinden yükseliyor ve bunun ardı arkası hiç kesilmiyordu. “Ertuğrul” Dolmabahçe’nin önünde demirledi ve gazi rıhtıma çıktı..

Vakit akşamdı… Gazi hazretleri Dolmabahçe Sarayı’na giriyorlardı.. İşte tam o zaman İstanbul’un yedi tepesinden birinin üstünde Topkapı Sarayı’nın arkasından güneş gurub ederken İstanbul’un şarkında Dolmabahçe Sarayı’nda da yeni bir güneş tulu’ etmekte idi. Bu güneş daha ebedi ve daha sermedi idi.

İstanbul’un coşan tezahüratına sema da iştirak etmişti. O gece Şefik Bey’in söylediği şu güzel:

Yatar aguş tabanında müştakane bir yıldız

Şafakta huab varmış mahdır Türkiye sancağı

Beyitine uygun mesut bir tesadüfle ay hilal halinde iken karşısına tesadüf eden bir yıldızla Türklüğü İstanbul’un semasında temsil etmiş ve gazinin kudûmu şerefine semada da şehr-âyîn yapılmıştı.. Bu ne mesud bir tezahürdü!

 Orhan İhsan

[6] Liman, Sayı 3, (Temmuz 1927), s. 3-4.


Bağlantılı yazılar: * Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin * “Eski Denizcilik Dergileri Dizini” Serisi Hakkında

Similar Posts

  • |

    İlgiyi Bilgiyle Zenginleştirmek

    Özel Teknelerin Kayıt, Belgelendirme ve Donatımına İlişkin Yönerge’de (2006) yapılan bir değişiklikle ADEK/Amatör Denizci Elkitabı, bir süre her teknede bulunması zorunlu yayınlar arasına katılmıştı. Bu yazıdaki “Zorunlu Kitaplar” bölümünde “Kişi denizciliği ADEK’ten öğrenebileceği gibi başka kitaplardan, kaynaklardan da öğrenebilir. Dilerim bu zorunluluk bir an önce kaldırılır.” diye yazıp ADF’ye de bu şartın kabul edilebilir bir şey olmadığını ifade etmiştim. ADF’nin girişimiyle bir süre sonra mevzuat değiştirilerek bu tekel durumuna son verildi.

    Yazıda yer alan “Yanlışlarla Dolu Yeni Yıl Takvimi” başlıklı bölümündeki eleştiriler nedeniyle Naviga dergisi kurucusu/söz sahibi Turgay Noyan’ın yaptıkları için “Yalanı Haber Yapabilen ‘Gazeteci…’” yazısına da bakın lütfen.

    Üç denizcilik dergisinin satış toplamının 15 bini aşması, amatör denizci belgesi veya yelken eğitimi almak isteyenlerin çokluğu gibi birçok göstergeye bakarak son yıllarda denizciliğe olan ilginin, denize açılan, açılmaya niyetlenen insan ve tekne sayısının giderek arttığını söyleyebiliyoruz. İlginin sadece sayısal bir artış olarak kalmaması nitelikçe bir zenginleşmeyle birlikte mümkündür. On sorudan dördünü yapana ADB/amatör denizci belgesi vermek yerine, sınavları, bilgiyi ölçen, öğrenmeye teşvik eden, herkese eşit uygulanan bir biçimde yapmak (Amatör Denizcilik Federasyonu’nun -ADF- yapmaya çabaladığı gibi) veya denizcilik/yelken eğitimini eğitim/eğitmen yönünden bir standarda kavuşturmak gibi örnekler, denizcilikte bir nitelik artışına işaret eder.

    Giderek zenginleşen bir nitelik artışıyla tanımlayabileceğimiz bir değişim, denizciliği sığ sulardan çıkarıp engin denizlere taşıyabilir. İlginin, denizciliğin gelişmesi, yaygınlaşması, zenginleşmesiyle birlikte yürümesi, bu işi öğrenmeye hevesli insanların sayısını giderek arttıracak, ilginin kalıcı olmasını sağlayacaktır.

  • İçinde Tuzla ve Tersane Kelimeleri Geçmeyen Yazılar

    Yazı tersane bölgelerindeki kazaların/iş koşullarının neden en ufak bir şekilde denizcilik/yatçılık dergilerinde yer almadığını sorguluyor (2008). Giderek artan teknelerin muhteşemliği veya üreticilerin “başarısı” ile dolu haberlere rağmen bu konudaki “sessizlik”  günümüzde de sürüyor.

    İster özel tekne üretsin, ister gemi buradaki durumun vehametini kamuoyuna ulaştırmak, bu konuda hazırlanmış raporları okuyuculara duyurmak, mümkünse “tarafların” görüşlerini aktarmak, gösterime giren belgeselin haberini vermek, yani “insan hayatı” konusunda denizcilik dergilerinden hassasiyet beklemek nafile midir? Çalışma ekonomisi uzmanı 110 öğretim üyesi “Tuzla’daki ölümlere seyirci olmak istemiyoruz. Biz katkıya hazırız.” (Radikal 15.06) derken dergilerin de katkıda bulunacakları bir “seviye” yok mudur?

    En iyi ihtimalle söylersek bu konudaki empati yokluğunu, temassızlığı, kaygısızlığı, soğukluğu, seyirci kalmayı neye bağlayabiliriz? Olan-bitene ilişkin hiçbir insani endişe ve sorumluluk taşımayan, sadece tüketime kıymet veren  bir duruş mudur bu?

    Denizcilikle, teknelerle ilgili onca haber içinde (malzeme, teknoloji, üretim) bunca tekneyi yapan emeğin, insan hayatının  malzeme, alet-edevat,  ekipman,  yarış… kadar değeri yok mudur? Denizcilik Bayramı (1 Temmuz) kutlamalarında denizcilikteki gelişmelerden söz ederken bunları da hatırlayan (yazılar) çıkar mı?

  • |

    İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

    Sosyoloji ve kamu yönetimi alanındaki akademi serüvenini sona erdirdikten sonra coğrafya, doğabilim ve yolculuk yazınına yönelen Ömer Bozkurt hocayı denizciler daha çok bu alandaki yazına katkılarıyla ve “gezginlik yer küreyi, doğayı sevmektir” diyen yönüyle tanırlar/bilirler.

    Şileple, yük/posta/araştırma gemileriyle, kabasorta armalı yelkenliyle yaptığı en ücra köşelere dek uzanan yolculukları hakkındaki yazıları/kitapları/çevirileri, çektiği fotoğraflar Türkçedeki en özgün örneklerdendir.

    Bozkurt, konforun, rahatın değil, gerçek bir deniz/denizci ortamında yapılan gemi yolculuklarının peşindedir. Gemiyle yolculuğun tarihsel gelişimini/değişimini anlattığı “Gemiyle Yolculuk” yazısında şileple yolculuğun farkını vurgular:  “… deniz yolculuğu artık çoğunlukla deniz eğlence gezisine dönüşmüştür. Deniz gezisi için değil de, bir yerden bir yere gitmek ve bunu mümkün olduğunca gerçek bir deniz ve denizci ortamında yapmak için günümüzde tek yol şileple yolculuk gibi görünüyor.”

    Enis Batur, Ömer Bozkurt’un Kutup Toprağı Svalbard’ayaptığı yolculuğu anlattığı Soğuk Kıyıları kitabını “konforlu gezmen izlenimleri peşindeki okuru en hafifinden dürtükleyecek içeriği ve üslubuyla” Türkçedeki en özgün örneklerden biri olarak değerlendirir: “Alışveriş haritasına, tumturaklı yemek mönülerine, çılgınca(!) eğlenme ritüellerine yer tanımayan bir keşif gözlem seyir defteri.”

    Yolculuk yaptığı gemilerdeki hayatı komuta merkezinden, köprüden izleyerek, mürettebatın günlük yaşamından, profesyonel denizcilerin dünyasından değerli kesitler aktarır, en ücra köşelerde çektiği fotoğrafları sunar bize. Çevirilerine adeta kitabı zenginleştiren kapsamlı ve mükemmel sunuşlar yazar.

    Ömer Bozkurt hocanın denizcilikle ilgili yazdığı ve çevirdiği kitapları yazı sonuna ekledim ama diğer kitapları, kitap incelemeleri, yolculuk yazıları, klasik müzik tutkusu, fotoğrafları, fotoğraf sergileri -ki kitaplarındaki/makalelerindeki fotoğrafları kendisi çeker- akademik kariyeri hakkında bilgi edinmek isteyenler yazarın kişisel sitesini (www.omerbozkurt.com) ziyaret edebilir.

    Yaklaşık 10 yıl önce, 2016’da gemiyle yaptığı bir Doğu Akdeniz yolculuğundan tadımlık bir bölüm. Katkısı için değerli dostumuz Ömer Bozkurt hocaya teşekkürlerimizle.

  • |

    Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)

    Sunuş: Osmanlı’da amatör-sportif denizciliğin izleri: Deniz Yarışları / Sezar Atmaca

    Siteyi takip edenler bilir ama bilmeyenler için tekrar edeyim: “amatör-sportif denizciliğin yeterince araştırılmış, yazılmış bir tarihi yok bu nedenle denizcilik, yani deniz/tekne/insan ilişkisinin amatör/sportif yönünün izlerini denizcilik mirasında, denizci varoluş tarzında araştırıp, suüstüne çıkarmaya çalışan, geçmişimizin çok kültürlü, renkli karakterini veri alan, hikâyelerini anlatan” yazılara da yer vermeye çalışıyoruz.

    Osmanlının son dönemi ile cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin yayınları, arşiv kaynaklarını tarayarak hazırlanmış “kaynak değeri” olan akademik araştırmalar amatör-sportif denizcilik tarihi için yeni/önemli bilgiler sunabiliyor.

    Osmanlıdan gelenin, kalanın, kaybolanın, yok olanın izlerini Bengi Su Ertürkmen Aksoy ve Neşe Gurallar’ın “İstanbul Gemicilik Şenlikleri…” yazısından sonra 1913’te 33 gün arayla Moda Koyu ve Beykoz sahilinde düzenlenen deniz yarışlarını anlatan Ayşe Zamacı’nın “Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)” (Tarih ve Günce, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Sayı: 9, 2021 / Yaz, s. 159-188) başlıklı yazısıyla sürüyoruz.

    Balkan savaşlarından yeni ve yenik çıkılmış bir dönemin atmosferini ve sorunlarını özetleyip, dönemin önde gelen siyasi şahıslarının himayesinde

    moral verici kentsel bir sosyal etkinlik olarak düzenlenen Moda ve Beykoz yarışlarını arşiv belgelerine, süreli ve basılı yayınlara dayanarak aktarıyor Ayşe Zamacı.

    Hamidiye ve yabancı savaş gemilerinin yer aldığı bir ortamda Moda ve bir süre sonra Beykoz’da yapılan yarışlar… Gelirin, yarışı düzenleyen sosyal yardım cemiyetlerine bırakılması, biletli seyirci uygulaması ve seyirci için ek vapur seferlerinin konulması… Tamamı yapılamasa da her türlü kik, kayık, kancabaş, filika, sandal, futa, kotra ve motorun dâhil olduğu (ayrıca yağlı direk, yüzme, halat çekme vb. müsabakalar) Moda’da 29, Beykoz’da 24 kategoride yapılan yarışlar… Düzenleyici/katılımcı profili, kayık yarışlarının geçmişi, yarış programları, tekne tipleri,  izleyiciler, kulüpler, İdman Mecmuası’nda yer alan Moda yarışı organizasyonu/yönetimi ile ilgili dozu yüksek eleştiriler, İngiliz yat kulübünden (Khalkedon Racing Club) ödünç aldıkları teknelerle yarışan öğrenciler, yarışlarla ilgili 10 fotoğraf…

    Arşiv belgelerinde, Tanin, Tasvir-i Efkâr, İdman Mecmuası gibi zamanın gazete ve dergilerinde yer alan bilgilerin/fotoğrafların günümüze aktarılmasını sağlayan değerli çalışması ve yayımlanma izni için Ayşe Zamacı’ya teşekkürlerimizle…

  • |

    Anonim Denizcilik Sözlüğü (pdf) ve Hikâyesi

    Anonim Denizcilik Sözlüğü’nün hikâyesi 2010 yılında ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu yayınlarına editörlük yaparken ADF başkanı Teoman Arsay’ın “değerlendirme yapmam için” PVC kaplı, halkalı klasöre yerleştirilmiş bir sözlük çalışması dosyasını vermesiyle başlar. Dosyayı rahmetli bir gemiadamının akrabaları Deniz ve İçsular Düzenleme Genel Müdürü Özkan Poyraz’a, o da Ocak 2010’da ADF başkanına vermişti.
    Dosyadaki sözlük çalışması 30 yıl önce, Ağustos 1980’de iyi bir elyazısıyla aydınger kâğıdına Rapido kalemle yazılmaya/çizilmeye başlanmış, T harfine kadar tamamlanmış, 340 sayfalık, her satırındaki el emeği ile farklı bir denizcilik sözlüğü çalışmasıydı. Dosyada yazarla ilgili herhangi bir bilgi olmadığı gibi dosyayı iletenler yazar hakkında herhangi bir bilgi vermemiş, bir irtibat adresi de bırakmamıştı.
    İnceledikten sonra yazarı belirsiz bu sözlüğün “aydınger kâğıda yazılmış orijinal haliyle basılmasını” öneren kısa bir rapor hazırlayarak ADF’ye sundum ve bu çerçevede Mustafa Pultar hocamızın da katkısıyla araştırmaya başladık. (…) Yazar hakkında bir bilgi edinilememesi, 30 yıl sonra da olsa ansiklopedi ve internette yayımlanmış yazarı/kaynağı belirsiz kimi sözlüklerdeki madde benzerliği nedeniyle yayımlanmasından vazgeçildi (Şubat 2011).
    (…)
    Kopyası elimin altında olan ve zaman zaman da faydalandığım bu çalışmanın orijinal dosyasını geçtiğimiz yıl Teoman abi (Arsay) bana verince çalışmayı kitap haline getirip pdf formatında sitede yayımlamayı önerdim.

    Mustafa Pultar hocamızın hazırladığı U, Ü, V, Y, Z maddeleri yazarın yazısına yakın bir puntoyla dizildi ve yazarın çalışma notlarıyla birlikte sözlüğe eklendi. Kitap olabilmesi için yaklaşık 40 yılın yorgunluğu ve ince aydınger kullanılması nedeniyle özelliğini yitirmiş, kırık, dalgalanmış sayfalar temizlenip tarandı, orijinal ölçülerine sadık kalındı, madde başlıkları kırmızı yapıldı, yazar harf başlıklarını düzenli olarak kullanmadığı için sayfa kenarlarına harf bantları (A, B, C…) eklendi. Sözlüğün hikâyesi sunuş yazısı oldu, kitaptaki çizimlerden ön/arka kapak hazırlandı ve her harfinde/çiziminde el emeği, göz nuru olan, klavyenin imkânlarını değil kalemle yazmanın güzelliğini hatırlatan sıradışı görsellikteki elyazması bu sözlük ortaya çıktı.

    Yazarının yaklaşık dört yılda hazırladığı, Teoman Arsay abimizin ve Mustafa Pultar hocamızın katkılarıyla 40 yıl sonra gecikmeyle de olsa sizlere ulaşan bu sözlük, onca emeğine, çabasına karşılık tamamlayamadan deryaya veda eden isimsiz yazarının anısına tüm isimsiz denizcilere/gemiadamlarına adandı.

    Deniziniz ve rüzgârınız özlediğiniz gibi olsun.

    Sezar Atmaca

    NOT: Sözlük birkaç saniye içinde açılır. Sayfa sonundaki İndir’e basarak sözlüğü indirebilirsiniz.

  • |

    Denizcilik Terimlerinden Argoya Geçen Söz Varlığı

    “Denizci argosu, denizcilik dili gibi ağırlıkla denizcilikle uğraşanların kullandığı, kendine özgü sözcük, deyim ve deyişlerden oluşan özel bir dildir. Hulki Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü’nde denizcilik argosunun bir ‘alan argosu’ olduğunu belirtir ve alan argosunu özetle ‘yaşama ortam ve biçimleri birbirine yakın kişilerce yaratılıp benimsenmiş sözcükler, deyimler bütünü; bu sözcükler bütününe dayalı konuşma biçimi’ olarak tanımlar ve ekler: ‘Kimi alan argoları, azınlık dillerine ve çevre dillerine özel bir yakınlık gösterir: Örneğin denizci argosu ile İtalyancanın, Lingua Franca’nın ilişkileri gibi… Alan argoları, özel ilişki içinde bulundukları dillerden alınan sözcük ve deyimleri genel argoya taşır.’”
    Denizcilikte ve özellikle deniz ticaretinde yaşanan ekonomik-teknolojik gelişmeler nedeniyle çektirme, kabasorta veya randa armalı brik, brigantin gibi yelkenli teknelerin bu dilin taşıyıcısı denizcilerle birlikte giderek denizlerden çekilmesi, daha çok bu tekneler zamanında kullanılan denizci argosunun kitap sayfalarında kalmasına yol açmıştır.

    Dr. Öğretim Üyesi Zahide Parlar’ın yirmi sekiz sayfalık araştırma makalesi denizcilik terimlerinde argonun izini süren ve bu konuda bizlere derli-toplu bir değerlendirme sunan değerli bir çalışma. Misalli Büyük Türkçe Sözlük ile Büyük Argo Sözlüğü’nü (Hulki Aktunç) denizcilik terimleri bakımından tarayan yazar, “Giriş” yazısında makalesinin amacını şöyle özetlemiş: “…argoda kullanılan denizcilik terimlerini derlemek ve denizcilik terimlerinin argoya nasıl yansıdığının ve argoda nasıl bir kavram alanına sahip olduğunu” tesbit etmek.
    Bu değerli makalenin denizciningunlugu.org’da yayımlanmasına izin verdikleri için sayın Dr. Öğr. Üyesi Zahide Parlar ve AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi’ne teşekkürlerimizle…