|

Sintineyi Temiz Tutmak…

AMYC Yayınları, 2007

Radikal Kitap ekinde (15.06.2007) kitap incelemesi başlığı altında AMYC yayını Denizde Günah’la ilgili Cem Erciyes imzalı bir eleştiri çıktı. Ancak yazı alışılmadık bir biçimde kitap eleştirisinden çok “yayınevi” eleştirisi gibiydi. Üstelik Erciyes, kitap ekinin sorumlu yayın koordinatörüydü. AMYC yayınları olarak başka hesaplara malzeme edildiğimizin farkındaydık: “Özel bir amaç ve kasıt olunca yayın eleştiri kriterleri, nesnellik de ayaklar altına alınıyor Cem Erciyes’in yazısında.” Yine de yazıyı çevirtip yazar Klaus Hympendahl’a da iletmiştik. Radikal Kitap’tan bir cevap/tepki gelmeyince yazarın hayretle bu işler orada böyle mi dönüyor…?” diye biten cevabını da iletemedik. Evet bu işler burada böyle dönüyor ne yazık ki…

Önce Radikal Kitap eki yetkililerine -Tuğrul Eryılmaz, İsmet Berkan, Cem Erciyes- gönderdiğimiz “Sintineyi Temiz Tutmak…” başlıklı yazı, sonra da Cem Erciyes’in kitabın yazarına bu işler orada böyle mi dönüyor…?” dedirttiren yazısı (ve yazısına eklediği kitaptan kısa bir alıntı) aşağıda.

(Not: Erciyes’in, argümanlarını desteklemek için kitaptan cımbızlayıp eklediği kısa alıntı için şunu da belirtmem gerekir ki Hympendahl, 1692’de geçen bu olayın Fas’taki bir köle pazarından kaçabilen Bristollü Francis Brooks ismindeki birinin anlatılarına dayandığını belirtiyor.)


Sayın Tuğrul Eryılmaz,

Radikal Kitap ekinde Cem Erciyes imzasıyla yayımlanan (15 Haziran 2007) AMYC Yayınları’nın “Denizde Günah” kitabından çok AMYC Yayınları’nı eleştirmeyi amaçlayan yazısına  karşı cevabımız, yayımlanması dileğiyle aşağıda sunulmuştur. Kolay gelsin.

AMYC Yayınları adına editör Sezar Atmaca


Sintineyi Temiz Tutmak…

Radikal Kitap Eki’nde (15.06.07) Cem Erciyes imzalı “Marina’da günah” başlıklı bir yazı yayımlandı. Kitabın “ham hayal ürünü” olduğunda ısrarlı bu yazıda, kitap değil, açıkça “yayıncı eleştirisinin amaçlandığı” göze çarpıyordu. Kitap eleştirisi dergisinde kendisine yer bulan bu tavra dair birkaç noktanın altını çizmek, durumu anlaşılır kılmak gerekiyor.

Kısaca özetlemem gerekirse Cem Erciyes’in iddialarının aksine Denizde Günah (Klaus Hympendahl, çev. Hulki Demirel, AMYC Yay.) okuyan herkesin rahatlıkla anlayacağı gibi ham bir “hayal gücünün” ürünü değil. Tek başına bir ölçü değil ama yine de belirtmek gerekir ki bu güne dek yapılmış yerli ve yabancı tüm eleştiriler de bu yönde. Şüphesiz Denizde Günah  bir akademik çalışma da değil, açıkça belirtildiği gibi anlattığı olaylarla ve verdiği örneklerle sınırlı bir derleme. Kitabın “enlem ve boylamını” zaten yazar önsözde belirtiyor. Eleştirmenin bir “tecavüz antolojisi” olarak değerlendirdiği kitabın “yelkenli gemilerde kadınlar” üzerine yazılmış bir ilk monografi olduğu da unutulmamalı. Deniz tarihinin karanlıkta kalmış bir yüzünü aydınlatmaya çalışan kitabın “Hympendahl’in tüm satırlarına sinen maçoluk, iktidarı bir sadizme dönüştüren ‘erkeklik’ söylemi…” olarak eleştirilmesini anlamak güç, zira yazar tam da bu maşizmi eleştirmekle, bunu teşhir etmekle uğraşıyor.

Hympendahl yazdığı konudaki kaynak kıtlığını da dile getirip kitap boyunca onlarca kaynak gösteriyor: günlükler, arşivler (fotoğraf, resim, yazı vb.) resmi yazışmalar yanında onlarca kitaptan söz ediyor. Ama eleştirmenimiz bu kaynakları göremiyor veya görmek istemiyor, onca kaynağa rağmen bunların bir fantezi bile olmadığını iddia ediyor (Kaynaklar metin içinde verildiğinden görebilmek için önce okumak gerekiyor! Ya da bu tür okumalara karşı kitaba bir kaynakça hazırlamak gerekiyor…). Eleştirmen “Ayrıntılarının nereden alındığı belirsiz bu hikâyeler ballandıra ballandıra anlatılıyor” diyerek dört örnek veriyor. Verdiği dört örnek “niyetini” örtemiyor: 

Hymenpendahl, Henry Morgan konusunda Amerikalı tarihçi B. R. Burg’un öne çıktığını belirtiyor ve Burg’un Sodomy and the Pirate Tradition (Kulamparalık ve Korsan Gelenekleri) adlı kitabından söz ediyor. Satırı satırına da “Kitabımızın bu bölümü çok büyük ölçüde onun saptamaları üzerine bina edilmiştir” diyor. Kitapta ayrıca Morgan’la ilgili günlüklerden ve kitaplardan da -ör. 1813 yayımlanan The Daring Exploits of Henry Morgan (Henry Morgan’ın Cüretkâr Maceraları)- söz ediliyor. Eleştirmenin iddialarının kanıtlamak için çerçeve yazıyla sunduğu Cezayir korsanları ile ilgili alıntının ise Bristollü Francis Brooks’un 1692 yılındaki anlatımlarına dayandığı kitapta açıkça yazıyor. Kitapta koloni kuran William Marsters’ın fotoğrafından, 22 Mayıs 1899’da 78 yaşında ölümünden söz ediliyor, Batavia gemisiyle ilgili birçok kaynak yanında “en kapsamlı kitabın” Mike Dash imzalı “Batavia’nın Batışı” olduğu belirtiliyor. Ama eleştirmene göre bunlar “fanteziler bile değil ne yazık ki!”

Ağırlıkla yayıncıyı eleştirmeyi amaçlayan ve Radikal Kitap Eki için alışılmadık olan bu durumun ya da eleştirmenin -yıllardır heves ettiği deniz kitaplarının tanıtımına bakıldığında- bu gayretkeşliklerinin bir açıklaması da vardır şüphesiz…. (Ataköy Marina Yat Kulübü yayını olan “Denizde Günah” kitabını eleştiren -“Marina” kelimesini öne çıkartma gayretkeşliği bile unutulmayan- “Marina’da günah” başlığının ve eleştirmenin “birinci hamura temiz temiz basıp bir kültür hizmeti gerçekleştirmiş; bravo!” diye yazmasının bir kitap eleştirisi ile ne ilgisi olduğunun takdiri sizindir.) Bu durum belki Cem Erciyes’e yakışıyor ama bir kitap ekine, hele hele bir “yayın koordinatörü sorumluluğuna” hiç yakışmıyor.

Kitap Eki’nin mutfağında çalışanlar “sorumsuzca” dilediklerini yazma hakkına mı sahiptir? Onların yazıları herhangi bir değerlendirmeye tâbi tutulmadan mı yayımlanmaktadır? Bir teknenin sintinesi neyse bir kitap ekinin, bir yayınevinin mutfağı da odur. Şüphesiz bir yayınevi de eleştirilebilir ama bunun için de eleştirilerin haklı olması, yayınevinin eleştiri yönünde bir eğilim göstermesi gerekmez mi? Özel bir amaç ve kasıt olunca yayın eleştiri kriterleri, nesnellik de ayaklar altına alınıyor Cem Erciyes’in yazısında.

Denizde Günah AMYC’nin yedinci kitabı. Eleştirmenin iddialarının aksine AMYC satacak kitap avında değil. Kimseden önce davranmışlığı da yok,  zaten Hympendahl’ın “Dehşetin Seyir Defteri” adlı kitabı AMYC yayınlarının dördüncü kitabı olarak yazarın Türkçe baskıya önsözüyle yayımlanmıştı. Denizcilik bilgisi, tarihi, kültürü ile ilgili kitaplar yayımlamayı amaçlayan ve yıl sonuna dek beş kitap daha yayımlayacak olan  AMYC, bu konuda projeler geliştiriyor, ortak çalışmalar yapıyor. Bir yayıncı olarak da tek talebi eleştirilerin nesnellik ve eleştiri sınırları içinde yapılması, başka hesaplara malzeme olmaması. Cem Erciyes’in “Marina’da günah” başlıklı eleştirisini Almanca’ya çevirerek kitabın yazarı Klaus Hympendahl’a da gönderdik, gelirse cevabını da bu yazı gibi yayımlamanız dileğiyle size ulaştıracağımızı bilmenizi isteriz.

AMYC Yayınları adına editör Sezar Atmaca

Bilgi için: İsmet Berkan, Genel Yayın Yönetmeni ve Cem Erciyes,  Sorumlu Yayın Koordinatörü


Marina’da Günah

“Denizde Günah” uzak denizlerde “yaban” kadınlarla yaşanan tecrübelere, aykırı ilişkilere, eşcinselliğe dair fanteziler bile değil ne yazık ki.

Cem Erciyes

Ataköy Marina Yacht Club (yat klubü) “Sarıldım Minik Teknemin Halatına” gibi insana denizcilik sevgisi aşılayacak kitaplar da yayımlıyor. Klubün yayımladığı en yeni kitap ise daha adıyla bile diğerlerine pek benzemediğini belli ediyor: Denizde Günah. Yazar “yelken” çevrelerinde tanınan bir isim Klaus Hympendahl; eski bir Alman gazeteci, maceraperest bir yelkenci ve pek çok kitabın yazarı. Hympendahl’ın yelkenli gemiler döneminde cinselliği ele aldığı bu kitabı hayli merak uyandırıyor.

Bu konuda kaynaklarda pek bir şey olmadığını, gemilerdeki cinselliğin gizemli bir yanı olduğunu anlatarak işe başlıyor Hympendahl. Sonra bu gizem perdesini, hayal gücüyle aralamaya karar verdiği belli oluyor. Yat kulüplerinin “centilmen” azalarından ziyade, Karayipler’in vahşi korsanlarını coşturacak bir hayal gücü bu. Özgür cinselliğe, uzak denizlerde “yaban” kadınlarla yaşanan tecrübelere, aykırı ilişkilere, eşcinselliğe, liman liman gezinen âşıklara dair fanteziler bile değil ne yazık ki. Kitap, Karayipler’den Pasifik’e, Akdeniz’den İngiltere sahillerine uzanan bir tecavüz antolojisi gibi. Gemilere binen kadınların neredeyse hiçbiri hayırhak bir hikâyenin kahramanı olamamış. Neredeyse tüm savaşlar, korsanlık faaliyetleri, ticari seferler, uzun ve inanılmaz yolculuklar kadınların perişen olduğu hikâyelere dönüşüyor. Ayrıntılarının nerden alındığı belirsiz bu hikâyeler ballandıra ballandıra anlatılıyor.

Hympendahl’in tüm satırlarına sinen maçoluk, iktidarı bir sadizme dönüştüren “erkeklik” söylemine kadar varıyor. Ünlü korsan Henry Morgan evlendiği kadına tecavüz ettiriyor, Cezayirli korsanların emiri İngiliz kızı kırbaçlatarak Müslüman edip sonra kızlığını bozuyor, Avustralya’ya gönderilen mahkûm kolonisi karaya çıktıkları ilk gece kadınlara saldırıyor, üç kadınla yola çıkıp küçük bir adada kendine koloni kuran William Marsters harem sahibi olarak anlatılıyor, Hollanda ticaret gemisi Batavia’nın kazazede kadınların grup liderinin adamlarına “kamu hizmeti” sunuyor…

Ataköt Marina Yacht Club, “satacak kitap” avındaki bazı yayıncılardan önce davranıp kitabı keşfetmiş ve dilimize kazandırmış, birinci hamura temiz temiz basıp bir kültür hizmeti gerçekleştirmiş; bravo!

Cem Erciyes, Radikal Kitap 15 Haziran 2007

Kitaptan:

Dört kadın buradan Rabat ile Fas şehirleri arasındaki Meknes’e getirildiler. Başharemağası kadınları iyice bir elden geçirdi ve kaptana büyük bir keyifle iki genç kadından birinin gerçekten bakire olduğunu bildirdi. Genç kız derhal Fas hükümdarının görkemli harem sarayına götürüldü, diğer üç İngiliz kadın ise kral naibinin sarayına yollandı.

Genç kızın annesi ve diğer kadınlardan ayrılmasıyla içine düştüğü panik çok büyüktü herhalde. Yaşları daha büyük olan diğer kadınlar ona muhakkak ki olabilecekleri hissettirmişlerdi. Ve gerçekten de başharemağası derhal en yüksek amiri Fas hükümdarı Molla İsmail’e sevinçli haberi verdi; elinde haşmetmeab için Hıristiyan bir bakire vardı.

Molla İsmail gaddarlığıyla meşhurdu. Rivayete göre bu gaddarlığını sık sık bizzat kendisi de esirlerin üzerinde gösterirmiş. Bir adamı canlı canlı testereyle keserek ikiye ayırdığı, köleleri yem olarak yine canlı canlı vahşi hayvanlara attığı anlatılır.

Similar Posts

  • “Eski Denizcilik Dergileri Dizini” Serisi Hakkında

    Eski denizcilik dergilerde yer alan yazılar, yayımlandıkları dönemin nabzını tutan, geçmişte olan-biteni anlamak/aktarmak/anlamlandırmak için önemli başvuru kaynaklardır. Diğer yandan dergi dizinleri, ilk defa ele alınıyormuşçasına, hatta beyaz bir sayfaya yazılıyormuşçasına geçmişten bihaber yazılan yazılara, geçmişte ele alınan konuları hatırlatmaya/göstermeye de aracı olur.

    “Yazılı kaynaklarımız oldukça sınırlı olduğu için ne yazık ki önceki kuşakların denizcilikle ilgili öykülerini/hikâyelerini, bilgilerini bil(e)miyoruz, araştırmıyoruz dolayısıyla geleceğe aktaramıyoruz.” (…) “Amatör-sportif denizciliğin yeterince araştırılmış/yazılmış bir tarihi yok…. Anı/biyografi kitapları, özellikle eski/yeni denizcilik dergilerinde yer alan konuyu zenginleştirecek makaleler başta olmak üzere bu sporun tarihini zenginleştirecek birçok kaynağın günümüze kazandırılması gerekiyor.” “Dergi Yazıları Dizini (1935-2000)” oluşturulması bu yöndeki çalışmaları besleyecek önemli kaynaklardan biri olabilir.” diye daha önce yazmıştım. (Ekim 2020 / Amatör-Sportif Denizcilik İçin Yayın-Yayıncılık Önerileri ).

    Amatör-sportif denizcilikle ilgili dergiler ne yazık ki eskiden beri dizin yayımlamıyor. Uzun yıllar önce, 2000’li yılların başında bir denizcilik dergisine yılsonlarında özet de olsa bir dizin hazırlayıp dergi eki veya ayrı bir sayı olarak yayımlanmasını önerdiğimde, dergiler arası rekabet gerekçesiyle “başka dergiler bu bilgilerden faydalanacağı için” dizin yayımlamayı düşünmedikleri cevabını almıştım.

    Bu yazıyla başlayacak “Eski Denizcilik Dergileri Dizini” serisinde “amatör-sportif denizciliği merkeze alarak” seçtiğim denizcilik dergilerinin veya denizcilik dergileri hakkında yayımlanmış dizinlerin/yazıların, açık kaynakların aktarılmasına çalışacağım. Dolayısıyla yazı/dizin serisi yayımlanmış tüm denizcilik veya denizcilikle ilgili dergileri kapsamıyor. Yoksa Şirket-i Hayriye’nin yolcu sayısını artırmak için çıkardığı Boğaziçi mecmuası (Ekim 1936-Mart 1938), ya da Denizcilik Bankası’nın dergisi Denizin Sesi (Mayıs 1975- …. ) gibi bir dönem yayımlanmış kurumsal dergiler veya başkaları da var. Türkiye’de yayımlanmış dergilerle ilgili az sayıdaki bibliyografyalarda denizcilikle ilgili birçok dergi yer almıyor ne yazık ki. Denizcilik dergilerinin tarihini anlatacak, dönemi, yayıncısı (ör. kurum yayınları), ilgi alanı (ör. balıkçılık, yatçılık, profesyonel denizcilik vb.) ve benzeri kriterlere göre sınıflandıracak ayrıntılı biyografilere de ihtiyaç var.
    Halen yayımlanan denizcilik dergilerinin de kendi dizinlerini (hatta yazar ve konulara göre ayrıntılı dizinlerini) yayımlayarak deryada yer almasını dileyelim.

  • |

    Yazı Sayısı mı Kalitesi mi?

    Mesut Baran yönetimindeki Yelken Dünyası amatör denizciliğimizin amatör yüzünün yüzakıydı uzun yıllar. Dergiye yönelik eleştirileri bile çekincesiz basar, gocunmaz, yazıyı kabul ederken de “burası sizin derginiz, yerinde eleştiriler bize yol gösterir” derdi. Onun yönetimindeki dergi bizler için de sığınılacak bir limandı ancak sayıların giderek daha fazla birbirine benzemeye, tekrara düşmeye başladığını düşününce Eylül 2006 sayısına bu yazıyı yazmıştım.

    Yelken Dünyası’nın Ağustos sayısını okuduğumda aklıma “Acaba Yelken Dünyası gönderilen her yazıyı olduğu gibi basmakta mıdır?” sorusu geldi. Gelen her yazıyı istisnasız basmanın belki yazı çeşidi (nicelik) yönünden dergiye epey bir katkısı olsa da yazıların öncelikle nitelik yönünden katkısını da düşünmek gerekmez mi? Dergiyi daha değerli yapacak olan nitelik değil midir? Gelen yazıların dilbilgisi, derdini anlatabilme, yeni bilgiler-yeni bakış açıları sunma, konuya hakimiyet, yeterlik, gelişmelerden-mevcut ve yeni yazılı eserlerden haberdar olma, gelişmeleri aktarma, tekrara düşmeme, vb. kriterlerle değerlendirilmesi daha doğru olmaz mı? Bu açıdan bakıldığında kimi yazıların eksikliklerini, zaaflarını gidermesi için iade edilmesi, kimi yazılara okuyucuyu bilgilendirmek için kısa notlar düşülmesi gerekmez mi?

  • Mesut Baran’ın Ardından…

    Onca yıl ortada kitap, bilgi edinilecek doğru dürüst kaynak vb. yokken “mütevazı dergisi” Yelken Dünyası ile hayaller denizine doğru yelken açmamızı sağlayan kişidir Mesut Baran.

    Mesut Baran yönetimindeki dergi “uzun yıllar” amatör denizciler için sığınılacak bir liman olarak kaldı. Hastalandığında üç ay derginin editörlüğü yapıp, yayına hazırladım ama maalesef 28 Haziran 2008’de veda ettik Mesut abiye. Sonrasında “…kendini Yelken Dünyası yapan ruhu daha da derinleştirmesi/koruması gerektiğini, amatörlüğünden vazgeçmeden daha da uzmanlaşmasını/yetkinleştirmesini…” dilemiştim ama yönetim tercihleri/sorunları nedeniyle 34 yıllık (1984-2018) dergi yayınına ara vermek zorunda kaldı (ya da kapandı). Mesut abinin ardından Yelken Dünyası’na (Ağustos 2008) yazdığım yazı aşağıda.

  • |

    Gökova Rehberi Hakkında

    Sevgili Deniz Boro’yla Vira Demir hakkında konuşurken, Naviga dergisinin Vira Demir’den alıntılarla hazırladığı ve dergi eki olarak verdiği (2017) Gökova Rehberi’ne bakıp değerlendirme sözü vermiştim, yazı onun e-postası (21 Ağustos 2017).

    (…)

    Naviga dergisi eki olarak verilen Gökova Rehberi‘ne genel olarak baktım ve kabaca gördüklerimi/önerilerimi şöyle sıralayabilirim:

    ●Sadun abinin kullanımları/yazdıkları zorunluluk olmadıkça, keyfi olarak değiştirilmemeli. Örneğin Açıklamalar bölümünde (s.7) Vira Demir’de “çapa” olan terim “çıpa” diye değiştirilmiş ki yanlış hatırlamıyorsam Sadun abi diğer kitaplarında da çapa diye kullandı.

    Yine aynı sayfada yer alan “Fenerlerin son durumu ve koordinatları, yeni konan ve değiştirilen fenerler ‘Askeri Deniz Yasak Sahalar’ ve ‘Dalışa Yasak Sahalar’ SHOD tarafından kontrol edilmiştir.” ifadesi hatalı/sakıncalı bir ifade ve Vira Demir’deki cümleyle ilgisi yok. Özel bir kitaba SHOD böyle bir hizmet vermez/veremez ve böyle bir sorumluluk almaz/alamaz. Bu kitabı yazanlara/hazırlayanlara düşer ki Vira Demir’deki cümle de bunu (hangi kaynakların esas alındığını) anlatır.

    ….

  • Son Emir : “Batırın”

    II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Sovyet donanmasına üstünlük kurmak için kara ve nehir yoluyla binlerce kilometre taşıyarak Baltık Denizi’nden Karadeniz’e getirdiği denizaltılardan üçünün Türkiye sahillerinde mürettebatı tarafından batırılıp, karaya çıkan denizaltı personelinin yakalanması/enterne edilmesi ve yıllar sonra ikisi bulunan batık U-Boot’ların çarpıcı hikâyesi.

    Yıllar geçmesine rağmen kara ve deniz sınırlarımızda gelişen ve ülkemizde devam eden bu ilginç olaylar zinciri, zamanında haber olarak gazetelerde kısmen yer alsa da uzun yıllar yöresel anlatı/söylenti olarak kalır, kamuoyu gündemine gelmediği için ayrıntıları da bilinmez. Bu nedenle konuyla ilgili “kamuoyuna yansıyan” ve farklı okumalar/bilgiler için başvurulabilecek kapsamlı yazıların/haberlerin kronolojisini çevirmen Âli San’la birlikte yazdığımız “Farklı Okumalar İçin Notlar” başlıklı bir giriş yazısıyla kitaba ekledik (s.7-10).

    Sınırlarımıza dayanan II. Dünya Savaşı’nın az bilinen yönlerine/günlerine ışık tutan, ülkemizin o zamanki durumundan kesitler sunan önemli bir kaynak kitap Son Emir: Batırın.

  • İçinde Tuzla ve Tersane Kelimeleri Geçmeyen Yazılar

    Yazı tersane bölgelerindeki kazaların/iş koşullarının neden en ufak bir şekilde denizcilik/yatçılık dergilerinde yer almadığını sorguluyor (2008). Giderek artan teknelerin muhteşemliği veya üreticilerin “başarısı” ile dolu haberlere rağmen bu konudaki “sessizlik”  günümüzde de sürüyor.

    İster özel tekne üretsin, ister gemi buradaki durumun vehametini kamuoyuna ulaştırmak, bu konuda hazırlanmış raporları okuyuculara duyurmak, mümkünse “tarafların” görüşlerini aktarmak, gösterime giren belgeselin haberini vermek, yani “insan hayatı” konusunda denizcilik dergilerinden hassasiyet beklemek nafile midir? Çalışma ekonomisi uzmanı 110 öğretim üyesi “Tuzla’daki ölümlere seyirci olmak istemiyoruz. Biz katkıya hazırız.” (Radikal 15.06) derken dergilerin de katkıda bulunacakları bir “seviye” yok mudur?

    En iyi ihtimalle söylersek bu konudaki empati yokluğunu, temassızlığı, kaygısızlığı, soğukluğu, seyirci kalmayı neye bağlayabiliriz? Olan-bitene ilişkin hiçbir insani endişe ve sorumluluk taşımayan, sadece tüketime kıymet veren  bir duruş mudur bu?

    Denizcilikle, teknelerle ilgili onca haber içinde (malzeme, teknoloji, üretim) bunca tekneyi yapan emeğin, insan hayatının  malzeme, alet-edevat,  ekipman,  yarış… kadar değeri yok mudur? Denizcilik Bayramı (1 Temmuz) kutlamalarında denizcilikteki gelişmelerden söz ederken bunları da hatırlayan (yazılar) çıkar mı?