|

Terimlerin Peşinde…

Kropi Yayınları’ndan denizcilikle ilgili kitaplar yayımlamaya başladığımızda Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü basılınca (Ian Dear&Peter Kemp, çev. Orkun Soyer, Kropi Yay. 2000) kitabın tanınır bilinir olması amacıyla Yachting World dergisinin okuyucu mektuplarına bir not yazmıştım (Mart, 2000). Bu not sonrası başlayan ve genişleyen tartışma/eleştiri Açık Radyo/Açık Deniz programında Beysun Gökçin’le denizcilik dili üzerine bir söyleşi yapmaya kadar gitti. Belirtmem gerekir ki bu tür sorgulamaların/tartışmaların çok faydası var; çünkü birbiri yerine kullanılan birçok terimin aslında farklı anlamları olduğunu/farklarını öğrenmek, yeni ve daha doğru tanımlar yapmak, eskiden yapılan hatalı kullanımları düzeltmek ancak böyle mümkün olabilir. Ancak tartışma had bildirmeye/atışmaya dönüşünce  aslında çok şey öğrenebileceğiniz insanlarla da konuşma/tartışma ortamı yok oluyor maalesef.

Denizcilik diliyle ilgili tartışmalarda dikkatimi çeken iki temel soru/n vardı. İlki “literatür bilgisi” olmadan sanki her şey biliniyormuş rahatlığıyla yazı yazılması/cevap verilmesi iken diğeri  çok az sayıda örnekle genelleme yapılabilmesiydi. Sıradışı ya da az bildiğimiz kullanımlar hakkında konuşurken/yazışırken “bunca yıldır denizlerdeyim öyle bir kullanım duymadım, bilmiyorum” tepkisiyle sıklıkla karşılaştım. Oysa yazılardaki örneklerde görüleceği gibi “duymadım ya da yanlış” denilen terimler/kullanımlar kaynak kitaplarda, sözlüklerde yer alabiliyor. Bir terimin kullanımı konuşma dilinde doğru/yanlış/iddia… ölçüsü olabilirken yazı dilinde sadece bir veridir. Yazı dili nesnellik, bilimsellik ister, argümanları farklıdır, mutabakat arar. Sözlüklerin görevi dildeki bütün anlamları kayda geçirmektir. Literatürü sözlük yönünden zenginleştirebilmek için sözlük yayımlamaya (iki sözlük yayımlayabildik) ya da her kitaba kısa da olsa bir sözlük eklemeye çalıştık. Mustafa Pultar  hocamızın hazırladığı ve yayıncısına (İş Bankası Yay.) teslim ettiği denizcilik sözlüğü yayımlanırsa önemli bir eksiklik giderilmiş olacak.

(Not: Doğrusu polemik/tartışma  yazılarını birlikte yayımlamaktır ama aşağıdaki yazılarda karşı tarafın yazdıklarına yer veremedim.)

(Ekim 2021)


Yazılar:

→Yanlış Olduğuna Emin misiniz? Yachting World, Nisan 2000.

→Zuhal Atasoy’a Zorunlu Bir Cevap, Yachting World, Mayıs 2000.

→Necati Zincirkıran’a Gerekli Bir Cevap, Yachting World, Temmuz 2000.

→Açık Radyo/Açık Deniz programı, Beysun Gökçin’le Denizcilik Dili üzerine söyleşi, Eylül 2000 (bant çözümü halledilebilirse özeti yayımlanacak)


Yanlış Olduğuna Emin misiniz?

Geçen sayıda “Okur Mektupları”nda Tuğrul Tekbulut’un sorularına verdiği cevapta Necati Zincirkıran, Sadun Boro’nun kullandığı “ıskotayı fora etmek” deyiminin “tamamen yanlış” olduğunu, “doğru olan”ın ıskotanın laçka veya lava edilmesi olduğunu belirtiyor.

Geçen ay yayımladığımız “Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü”nde (Kropi Yayınları, 2000) “laşka”nın (“laçka”yı değil “laşka”yı tercih ettik) sözlükteki üç anlamından biri olan “ıskotaların tamamen boşlanması”nın karşılığı olarak “laşka/fora etmek” maddesini kullandık.

Yelkenlerin ayarlanması için lava ıskota/laşka iskota kullanımı daha doğrudur (örneğin bkz. Lütfü Gürçay, Gemici Dili, İst. 1943). Ama ıskotaların tamamen boşlanması, yani yelkenlerin rüzgârda bir bayrak gibi yapraklayacak pozisyona gelmesi için “fora etmek” kullanılabilir.

Genel anlamıyla fora “bir yere bağlanmış veya donatılmış bir halat veya düzeneğin (yelken, tente) çözülmesi veya dağılması anlamına gelen bir emirdir.” Bu nedenle ıskotaların tamamen boşlanması (yani fora halat) anlamındaki kullanımın yanlış olmadığı düşüncesindeyim.

Sezar Atmaca, Yachting World, Okur Mektupları, Nisan 2000.


Zuhal Atasoy’a Zorunlu Bir Cevap

Geçen sayıda (Yachting World, Nisan 2000) Zuhâl Atasoy “kavramların karşılığını bilen” biri olarak “kursakta kalmak” “çileden çıkartmak” “zehir etmek” “yeterli bulmamak” “hatalı yazılar yazmak” “başlarını sallamak”la bezediği yazısında “asla karalamadan” Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü”nü de “irdelemiş”.

Hiçbir nesnel eleştiri ölçütüne sığmayan, böylesine kişisel yargılara dayalı bir yazıya en iyi cevabı trajikomik bir şekilde yine Atasoy’un örnekleri veriyor. Gülümseyerek okuduğım “Türk Denizcilik Dili Kurumu oluşturulsun” türü önerilerine ise değinmeyeceğim.

Bernard Lewis “18. Yüzyılın sonuna doğru Avrupalıların 21 sözlüğünün yanı sıra Arapça, Farsça, Türkçe bilgisi üzerine 95 kitap yayımladıklarını, buna karşılık Arap, İranlı, ve Türk’ün kullanabileceği elyazması ya da basılı herhangi bir Avrupa dilinde tek bir dilbilgisi kitabı ya da sözlük olmadığını” yazıyor. Durumun bizim için yüzyılın başında da değişmediğini Süleyman Nutki (Nutku) Osmanlıca basılan denizcilik sözlükleri, Istılahat-ı Bahriye (1903) ve Kamus-ı Bahri’nin (1917) önsözünde şöyle belirtiyor: “Osmanlı lisanının şivesi ve ahenk-i telaffuzu bahriyemizin (denizcilik terimlerinin) me’huzu (kaynağı olan Avrupa lisanlarına muhalif ve imlamız gayr-i mazbuttur (düznesizdir) resmi bir lügatçemiz dahi mevcut olmadığından, eslene-i ecnebiyeden (yabancı dillerden) alınıp, şimdiye kadar istismal edilmekte (kullanılmakta) olan kelimat-ı muharrefenin (uyarlanmış kelimelerin) asıl ve istikakları da (türetilenleri) kaybolmuştur.”

Kropi Yayınları’nı kurarken, denizciliğe ve yatçılığa yönelik konularda eksikliği duyulan ve alanı zenginleştirici yayınlar yapmak istiyorduk. Çeviriye dayansalar da, özgün bir çalışma gibi sunulan, kaynak belirtmeyen çalışmalara bir yenisini eklemek yerine tüm handikaplarına rağmen, çeviri için alanı zenginleştirecek iyi bir sözlük (Oxford) seçmekte tereddüt etmedik. Yani eleştirilerle değil, sorunla uğraşmayı seçtik.

Çevirmen olarak da genç milli yelkencimizi; 1990 Akdeniz Olimpiyatları’na katılan, yarıştığı sınıflarda dünya klasmanında çok iyi dereceleri olan 200 kere milli olmuş ve olmaya devam eden, iki dil bilen Orkun Soyer’i seçtik.

Orkun Soyer yurtdışında yarışta olduğu için sözlüğün ilk baskısına koyulamayan (ikinci baskıya girecek) önsözünde çevirideki zorlukları belirttikten sonra derdimizi gayet iyi anlatıyordu: “…Bu çalışmanın amacı böyle bir eksikliği gidermekten çok, bu eksikliğin giderilmesine önayak olmak ve yabancı yayınların okunabilmesine yardımcı olmaktır.” “…Türkçeden Türkçe’ye olan kısım İngilizce bir kitap kaynak alındığında tam bir Türkçe terimler sözlüğü olarak düşünülmemelidir.”

Şüphesiz denize sırtını dönmüş, deniz kültürünün yerleşmediği bir ülkede böyle bir çalışmanın eksik, tartışılır yanları, anlatım zaafları olabilir. Bunların pek çok açılımlarıyla konuşulmasını, tartışılmasını hem gerekli, hem de zenginleştirici sayıyoruz. Ancak böyle bir tartışma zemininin oluşabilmesi için üslûp çok önemelidir. Üslûp kişisel değil nesnel, karalayıcı (tenkit edici) değil eleştirel olmalıdır. Kişisel kanaatlerinizi, kabul görmüş genel doğrular gibi sunarsanız, tartışma kolaylıkla eleştiri zemininden atışma, üstünlük kurma zeminine kayabilir. Kimsenin anlayamayacağı yığınla çam devirebileceğiniz bir ülkede “benim dediğim doğrudur” gibi kestirme hükümlere teşne, referanssız, karalayıcı bir dil yerine yapıcı, eleştirel, nesnel bir dil bu zemini geliştirir, zenginleştirir.

Aralık 1999’da derginizin eki olarak verilen “Beş Dilde Denizcilik Terimleri Kılavuzu” kişisel-nesnel ayrımına güzel bir örnek. Atasoy Türkçe bölümünü kendisinin hazırladığını, diğer dört dili Barbara Webb’in kitabından aldığını belirtiyor. Oysa Webb’in kitabı geliştirilmiş olarak 1995’ten beri Türkçe ve Yunanca eklenmesiyle Yachtsman Ten Language Dictionary (Türkçe bölümü çevirisi Ahmet Muhittin Öney ve Hasan Kaçmaz) olarak basılıyor. Kitap Türkiye’de de epeyce tanıtıldı ve ithal edilerek satıldı (Hatta yayıncısı A. Coles Nautical tarafından Yayınları’na önerildi!). Kişisel olarak bunu bilmeyebilirsiniz, ama dergi eki olarak veriyorsanız (üstelik her hakkı mahfuz!) bilmek zorundasınız. Yani biraz nesnellik, örneğin burada hukuk bilgisi. Ayrıntısına burada giremeyeceğim; Öney/Kaçmaz ve Atasoy’un çevirileri arasındaki farklar işin güçlüğünü de gösteriyor.

Atasoy eleştirisine sözlüğü inceleyince “yeni bilgiler edinme” hevesinin kursağında kaldığını belirterek başlıyor. Oysa sözlüğün en önemli özelliklerinden biri Türkiye’de hiç yayımlanmamış yeni bilgiler sunması. Geçen sayıda Atasoy’un bir bölge adı olan “Kükreyen Kırklar”ı açıklarken bu adın “bölgede sürekli 40 knot ve üzeri esen rüzgârlardan” dolayı verildiğini belirtiyor. Oysa sözlüğü okursanız bu adın rüzgârın süratinden değil, bulunulan enlemlerden (40-50 enlemler arası) dolayı verildiğini anlayabilirsiniz.

Atasoy, TÜBİTAK’ın “Tekneler” kitabını tanıtırken (Yachting Word Türkiye Temmuz 1999), “hep merak ettiği” hız olarak knot’ın kökenini bu kitaptan öğrendiğini sevinerek yazıyordu. Umarım yine sevinir: Diğer yüzlerce madde gibi knot’un kökeni hakkında daha ayrıntılı bir açıklama sözlükte yer alıyor.

Temel kaynakların çoğalması, denizcilik dilinin gelişmesine, zenginleşmesine, kişisel yargılardan uzaklaşmasına ortam hazırlar.

Atasoy irdelemelerine verdiği tek örnekte alarganın sözlükteki yazılışının kendisi için bir “anlam ifade etmediğini” söylüyor, “karşılığını bildiği için” maddenin nasıl yazılabileceğini “gösteriyor”. Oysa Atasoy’un “bildiğinin” ve “gösterdiğinin” aksine teknenin alargada demirli olması gerekmez. İtalyanca “largo”dan gelen ve “açıkta” demek olan alarga teknenin sahilden açıkta bulunması, yatmasıdır. Tekne demirli olabilir de, olmayabilir de. Alarga bir durum bir haldir; Atasoy’un dediği gibi teknenin demirli olduğu yer değildir. Atasoy anlamları farklı -kimi alargayla ilgisi olmayan- altı İngilizce kelimeyi alarga olarak aktarıyor. Örneğin alargaya çıkmak ve açık alarganın anlamları ve karşılıkları farklıdır. Hepsinin anlamları farklı, ama olsun hepsi alarga! Tabii böyle yaklaşırsanız sözlükteki İngilizce-Türkçe indeksi “yeterli bulmazsınız”. Sözlükte sadece orijinal metindeki kelimelerin karşılığı var. Ayrıntı dilin zenginliğidir. Toptancı yaklaşımlar dili zenginleştirmez.

Bin 500 maddelik bir sözlükte alarga vb. birçok madde daha anlaşılır şekilde anlatılabilir, anlatılmalıdır. Bunları düzeltmek de görevimiz. Örneğin sözlükte kullandığımız “Alarga (afloat): Yüzer halde” yerine “teknenin açıkta olduğunu ifade eder” denebilirdi.

Atasoy’un sözlüğe yardım eden kişiler için kullandığı “başlarını sallamakla yetinmişler” lafı da pek hoş değil, gene kişisel. Bir sohbette söylediğim “keşke daha sıkı eleştirilseydik” mealindeki bir temenninin teşekkür borçlu olduğumuz insanlara karşı sohbette olmayan biri tarafından bu şekle dönüştürülmesi bizi üzdü. Kimse “başını sallamadı”, herkes gücü, vakti, isteği, niyeti oranında yardım etti. Hepsine teşekkür borçluyuz.

Sezar Atmaca, Yachting World, Okur Mektupları, Mayıs 2000.


Necati Zincirkıran’a Gerekli Bir Cevap

Bir tartışma olur umuduyla Necati Zincirkıran’ın bir okuyucu mektubuna verdiği cevaba (Yachting World, Mart 2000) bir not yazmıştım. Notta Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü’nde (Kropi Yay.) ıskotaların “tamamen” boşlanması için (ayarlanması için değil) laşkadan başka “fora etmek” terimini de kullandığımızı bunun da yanlış olmadığını belirtmiştim. Hâlâ da aynı düşüncedeyim. Fora edilecek nesne belirtilmek kaydıyla denizcilikte birçok şey için “fora” emri verilir. Örneğin halat, kürek, tente, sancak, yelken (gabya, flok…), manivela, mürsele, bosa, palanga, tirenti…

Zincirkıran’ın bunun külliyen yanlış olduğunu belirttiği “Türk denizcilik terimlerinin kökeni” (YW, Haziran 2000) başlıklı, daha çok kendi “kökenini” anlattığı yazısı bu ülkede herhangi bir şeyi tartışabilmenin güçlüğünü bir kez daha gösterdi.

Zincirkıran “Eğer Sezar Atmaca bana telefon edip –ki kolaylıkla ulaşabilirdi- sorsaydı kendisine doğru bilgiyi verirdim” diyor. Önce bir yanlışı düzelteyim. Ben size soru sormadım. Bu kullanımın “yanlış olmadığı düşüncesindeyim” diye yazdım. Yachting World editörlerinin koyduğu yazı başlığını yayımlandıktan sonra gördüm. Niyetim farklı bir kullanımı belirtmekti.

“Tabii böyle bir yanlışı Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü gibi iddialı bir kitap yayımlayan biri yapıyorsa, doğrusu o sözlüğün içeriğinden de kuşku edilir” diye Zincirkıran “hiç görmediği” 1500 maddelik bir sözlüğü bu vesileyle karalıyor. İlgilisi için belirteyim iki sıkı İngiliz denizcinin yazdığı –milli yelkencimiz Orkun Soyer’in çevirdiği- Türkçe madde katkılarıyla zenginleştirmeye çalıştığımız 1500 maddelik bu sözlük An A/Z of Sailing Terms’ün (Oxford Yayınları) Türkçe çevirisidir!

Zincirkıran’ın satırlarındaki ruh halini anlamak mümkün de böylesine kestirme, toptancı hükümlerle nereye varılır? Örneğin Yachting World’ün geçen sayısında (Haziran 2000) çapı 12.7 cm.den –hatta 25.4 cm.den- büyük ipleri halat kabul eden (doğrusu çevresi 1 burgatadan -2.54 cm.- büyük ipler), başlığı da “ipler hakkında bilmek istediğiniz her şey” olan (denizciler halatı tercih eder) bir yazı vardı. Şimdi bu bilgilerden yola çıkarak “doğrusu o derginin içeriğinden de kuşku edilir” diyen ve bunu da binlerce kişinin okuduğu bir dergide yapan biri onca emeğe haksızlık, saygısızlık etmiş olmaz mı? Önce karalayıp sonra da “Ancak bizim anlayışımız denizcilik üzerine verilen her eseri saygıyla karşılamak ve destek vermektir” derse ne kadar inandırıcı olur?

Gelelim “icat edildiği” “galat olduğu”, gemici dilini de bilen kişilerin kitaplarına “bakılsa ‘laşka’ diye bir deyim bulunmaz” denilen “laşka/laçka” meselesine (laşka bir deyim değil, terimdir). “TDK sözlüğüne baksalardı doğrusunun laçka olduğunu göreceklerdi. Onlar L. Gürçay’ın ‘Gemici Dili’ kitabının (1943) tesiri altında kalmışlar” diyor Zincirkıran. Şüphesiz öyle yapsak işimiz çok kolaydı. Sözlük için ağırlıkla faydalandığımız eserleri kitabın önsözünde belirtmiştim. Doğrusunun “laçka” olduğu söylenen yazıda Kamus-ı Türki, The Lingua Franca gibi kaynaklar da zikrediyor ve örneğin Y. Süygen gibi “uzun yıllar denizcilik yapmış iyi İngilizce ve Türk gemici dilini de bilen kişilerin eserlerine bakılsa ‘laşka’ diye bir deyim bulunmaz” deniliyor. Ama galiba onlara da pek bakılmamış. Örneğin Süygen’in Kaptanın Kılavuzu (1983) sayfa 165’te “laşka etmek “ olarak geçiyor.

Terim geçen yüzyılda yazılan kitaplarda “laşka” olarak geçiyor. Venedik İtalyanlarından ve konuşma dilinden geçen bu sözcük muhtemelen dilimize girdiği zamandan beri yüzyıllardır böyle kullanılıyor. TDK sözlüğünü hazırlayanlar arasında yer alan Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm başkanı Dil profesörü Talat Tekin’e göre de “Venedik İtalyanlarının veya bize aktaran etnik grubun telaffuzu ile sözlüklere geçmiş olabilir.”

Kamus-ı Türki (Ş.Sami, 1899), Lehçe-i Osmani (A.Vefik Paşa, 1876), A Turkish and English Lexicon (kendisi de iyi bir denizci olan J.W. Redhouse, 1890) gibi önemli kaynaklarda terim sadece “laşka” olarak geçiyor. Sözlüğü hazırlarken faydalandığımız The Lingua Franca in the Levant (Tietze, Kahane, 1988) gibi daha birçok kaynak da her iki kullanımı birlikte veriyor. Örneğin TDK Derleme Sözlüğü (12 cilt, 1993), Ansiklopedik Sözlük (İ.A. Gövsa, 5 cilt, 1954), MEB Türkçe Sözlüğü (4 cilt, 1996), İTÜ Gemicilik Notları (S. Çağatay-R. Sarıalp, 1984), Meydan Larousse

Terim amiral adaylarının yetiştirildiği askeri okullarda okutulan veya askeri kaynaklı kitapların çoğunda da sadece “laşka” olarak geçiyor. Örneğin Kamus-ı Bahri (Bnb. S. Nutki, 1917), Gemici Dili (Bnb. L. Gürçay, 1943), Gemicilik Kitabı  (Yzb. H. Dağada, 1939), Gemicilik Kitabı 1 (Yb. S. Burak, 1942), Gemicilik Sözlüğü (Alb. B. Seri, 1967), Gemici Dili (Alb. M. Zaloğlu, 1988).

Yazı boyunca belirtmeye çalıştığım gibi kaynaklarda ağırlıkla “laşka” olarak geçtiği için Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü’nde “laşka”yı tercih ettik. Ancak sözlükte terimlerin farklı kullanımını madde başlıklarında belirtmeye çalıştık. Bu mantığa göre de laşka/laçka şeklinde vermemiz daha doğru olurdu. Yachting World’ün Mayıs 2000 sayısında yayımlanan “Zuhal Atasoy’a zorunlu bir cevap”ta da S. Nutki’nin (1917) satırlarını aktararak denizcilik/yatçılık’ın bu tür tartışmalara olan ihtiyacını vurgulamaya çalışmış “bir tartışma zemininin oluşabilmesi için üslubun kişisel değil nesnel, karalayıcı değil eleştirel olmasını” böyle bir anlayışın denizcilik ufkunun gelişmesine, zenginleşmesine katkıda bulunabileceğini belirtmiştim.

Eklemem gerekiyor ki yazılarda kullanılan dildeki “kesinlikten” çok “ben bilirim tavrı” da açık uçlu tartışmalar yapabilmenin önünde ciddi bir engel. Birbirini tanıyan insanların arasındaki dille (sohbet, ilişki, yazışma vb.) başka insanlara yazı/yayın yoluyla ulaşma dili farklıdır. Örneğin Zincirkıran ya da bir başkası “kalama” kullanıyor diye terimin doğrusu bu olmaz. Konuşma dilinde bu bir doğru/yanlış/iddia… vb. ölçüsü olabilirken yazı dilinde sadece bir veridir. Yazı dili nesnellik, bilimsellik ister, argümanları farklıdır, mutabakat arar. Bunun dışındaki yöntem ve sonuçlarda anlaşabilmek, derdini anlatabilmek, tartışabilmek çok güç. Daha fazla bu güçlüğün içinde de yer almak istemiyorum.

Kropi Yayınları olarak alanı zenginleştireceğini bildiğimiz bir kitap çevirdik. Bunun konuların daha derin tanınmasına, tartışılmasına yol açacağını umuyor, Yachting World okurlarından sözlükle ilgili eleştirilerini bize ulaştırmalarını bekliyoruz.

Sezar Atmaca, Yachting World, Okur Mektupları, Temmuz 2000.

Similar Posts

  • |

    Deniz Seyahati (1944-1945)

    Sunuş : “…kışın deniz yolculuğunun kötülüğünü de anlamış oldum” / Sezar Atmaca

    Daha önce (Kasım 2022’de) yayımladığımız Samsun’da Deniz Faaliyeti (1945-46) yazısının sunuşunda  bu sahafiye belgeden de söz etmiştik:

    “Yöresindeki iktisadi/ticari konuları ele alan 1940’lı yıllarda hazırlanmış benzer ödev örneklerine de rastladım. Örneğin Güney illerimizden Mersin’deki (Gilindire, bugünkü Aydıncık) bir kış yolculuğunu anlatan Deniz Seyahati (1944-45) başlıklı ödev de bir arkadaşımın arşivinde yer alıyor. Samsun-Mersin gibi birbirine çok uzak iki ilimizin okullarında benzer ödevlerin hazırlanması 1940’larda bu tür ödevlerin MEB talimatları çerçevesinde yapıldığını düşündürüyor. Eğer öyleyse benzer birçok ödev günyüzüne çıkabilmek için araştırılmayı/bulunmayı bekliyor demektir.”

    Sevgili arkadaşımız Murat Koraltürk’e bu sahafiye belgeyi bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz.

    Kapakla birlikte 8 suluboya renkli çizimin yer aldığı bu ödevi, Silifke’de lise son sınıf öğrencisi olan, 18 yaşındaki Kâmil Doğruöz hazırlamış. Kalın karton kapaklı, 21×14.5 santim ebadında, tel halkalı, sayfa aralarına pelur kâğıt sayfa eklenmiş, her sayfasında bir tekne çizimi olan özenli bir ödev Deniz Seyahati (1944-45). Samsun’da Deniz Faaliyeti’nde olduğu gibi bu metinde de epey imla/yazım hataları varsa da ödevin güzelliğine gölge düşürmediği gibi o dönem bunlara çok önem verilmediğini de gösteriyor. Resim altındaki açıklamalar metinle karıştığı için, yeşil çizgiyle resim altyazısı ile metni ayırdım.

    Kâmil Doğruöz’ün ailesinin yaşadığı Gilindire o dönemde  yerlilerin Kelindir dediği Gülnar kazasının merkezi. İlçeye adını veren Gülnar, şimdiki adı Aydıncık olan Gilindire/Kelenderis kasabası.

    Bayram tatilinde ailesini görmek için Silifke’den Gilindire’ye gelen Kâmil Doğruöz, dönüşte kızkardeşini de yanına alarak Akbaba motoru ile Taşucu’na oradan da arabayla Silifke’ye gitmek üzere 1 Aralık 1944’te (bir kanunievvel) “deniz seyahati”ne başlar. Yelken açan teknenin sereni kırılır, tamir edilir, hava sertleşince tekrar kırılır, motor çalışmaz, fırtınayla baş edilmeye çalışılır. Akbaba, Tekin ve Aygır tekneleri aynı yolun yolcusudur. Uğranılan, sığınılan limanlar, koylar, arızalanan/yedeklenen tekne, yelken tamiri, makine tamiri, balık avı, kıçtan kara, gece yelken seyri… Bir hafta süren, yaklaşık 35-40 millik maceralı bir deniz yolculuğunu anlatan kısa bir ödev metni “Deniz Seyahati”.

    Seyirde karşılaşılan sorunlarla uğraşılırken kız kardeşine cesaret vermeye çalışan Kâmil Doğruöz selametle karaya ulaşınca doğal olarak kışın yapılan bu seyre ihtiyatla yaklaşmış:

    “ Bu seyahatimde heyecanlı dakikalar ve tehlikeler atlatmakla cesaretimin artması ile beraber kışın deniz yolculuğunun kötülüğünü de anlamış oldum.”

    Deniz Seyahati’nin, rotasını bölgenin SHOD haritasının ilgili parçasında göstermeye çalıştım:

  • Bir Okul Gemisinin Karanlık Yılları

    Geçtiğimiz ay İstanbul’u tekrar ziyaret eden Şili okul gemisi Esmeralda’yla ilgili iki haber vardı gazetelerde ve bunlardan biri geminin kanlı tarihini de hatırlatıyordu.

    Şili donanmasına bağlı okul gemisi 113 metrelik uskuna barko Esmeralda daha önce de birçok kez limanlarımızı ziyaret etmiş ve gazetelere konu olmuştu. 28 Mayıs 1967’de Oktay Sönmez, 16 Ağustos 1994’te Mümtaz Soysal Cumhuriyet gazetesindeki yazılarında İstanbul’u ziyaret eden Esmeralda’yı tanıtmış, hatta Soysal’ın yazısı, Sönmez’in 27 yıl önceki haber küpürüyle birlikte yer almıştı.

    Geçtiğimiz ay İstanbul’u tekrar ziyaret eden Esmeralda’yla ilgili iki haber vardı gazetelerde, ancak bunlardan biri gemiyle ilgili övücü eski haberlerin aksine geminin kanlı tarihini hatırlatıyordu. Oktay Sönmez’in 2 Ağustos 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki Esmeralda’yı övücü yazısına yazar Necmiye Alpay Radikal’de ( 7 Ağustos 2008) ironik bir yazıyla cevap verip, Esmeralda’nın karanlık tarihinden söz ediyordu. Seçimle Şili devlet başkanı olan Salvador Allende’yi darbeyle devirip, öldürterek iktidara gelen General Augusto Pinochet döneminde (1973-1990) sistematik işkence gemisi olarak kullanılmıştı Esmeralda.

  • MAT Yatının Atlantik Gezisi

    Yılın her zamanında seyirde görebileceğiniz Teoman (Arsay) abimizin teknesi MAT’ın Karadeniz’den Kızıldeniz’e, oradan Atlantik’e “kayıtlı” yaklaşık 200 bin mil seyri, seyirler boyunca biriktirdiği onlarca anısı, denizciliğe ilişkin sayısız bilgisi/deneyimi var.

    MAT’ın uzun seyirlerinden biri olan, 16 Eylül 2002’de başlayan Atlantik gezisi Yelken Dünyası dergisinde “MAT Yatının Atlantik Seferi” üst başlığıyla bölümler halinde yayımlanmıştı (2002-2003). Dokuz ay süren 12 892 millik Atlantik gezisinin fotoğraflar, çizimler ve metin elden geçirilerek tek bölüm haline getirilen seyri “MAT Yatının Atlantik Gezisi” başlığıyla toplu halde ilk kez okuruyla buluşuyor. Teoman abinin seyir notlarına/gözlemlerine toplumsal gidişatımız/geçmişimiz ve amatör denizcilik üzerine düşünceleri de eşlik ediyor. Keyifli okumalar…

  • |

    Gökova Rehberi Hakkında

    Sevgili Deniz Boro’yla Vira Demir hakkında konuşurken, Naviga dergisinin Vira Demir’den alıntılarla hazırladığı ve dergi eki olarak verdiği (2017) Gökova Rehberi’ne bakıp değerlendirme sözü vermiştim, yazı onun e-postası (21 Ağustos 2017).

    (…)

    Naviga dergisi eki olarak verilen Gökova Rehberi‘ne genel olarak baktım ve kabaca gördüklerimi/önerilerimi şöyle sıralayabilirim:

    ●Sadun abinin kullanımları/yazdıkları zorunluluk olmadıkça, keyfi olarak değiştirilmemeli. Örneğin Açıklamalar bölümünde (s.7) Vira Demir’de “çapa” olan terim “çıpa” diye değiştirilmiş ki yanlış hatırlamıyorsam Sadun abi diğer kitaplarında da çapa diye kullandı.

    Yine aynı sayfada yer alan “Fenerlerin son durumu ve koordinatları, yeni konan ve değiştirilen fenerler ‘Askeri Deniz Yasak Sahalar’ ve ‘Dalışa Yasak Sahalar’ SHOD tarafından kontrol edilmiştir.” ifadesi hatalı/sakıncalı bir ifade ve Vira Demir’deki cümleyle ilgisi yok. Özel bir kitaba SHOD böyle bir hizmet vermez/veremez ve böyle bir sorumluluk almaz/alamaz. Bu kitabı yazanlara/hazırlayanlara düşer ki Vira Demir’deki cümle de bunu (hangi kaynakların esas alındığını) anlatır.

    ….

  • İçinde Tuzla ve Tersane Kelimeleri Geçmeyen Yazılar

    Yazı tersane bölgelerindeki kazaların/iş koşullarının neden en ufak bir şekilde denizcilik/yatçılık dergilerinde yer almadığını sorguluyor (2008). Giderek artan teknelerin muhteşemliği veya üreticilerin “başarısı” ile dolu haberlere rağmen bu konudaki “sessizlik”  günümüzde de sürüyor.

    İster özel tekne üretsin, ister gemi buradaki durumun vehametini kamuoyuna ulaştırmak, bu konuda hazırlanmış raporları okuyuculara duyurmak, mümkünse “tarafların” görüşlerini aktarmak, gösterime giren belgeselin haberini vermek, yani “insan hayatı” konusunda denizcilik dergilerinden hassasiyet beklemek nafile midir? Çalışma ekonomisi uzmanı 110 öğretim üyesi “Tuzla’daki ölümlere seyirci olmak istemiyoruz. Biz katkıya hazırız.” (Radikal 15.06) derken dergilerin de katkıda bulunacakları bir “seviye” yok mudur?

    En iyi ihtimalle söylersek bu konudaki empati yokluğunu, temassızlığı, kaygısızlığı, soğukluğu, seyirci kalmayı neye bağlayabiliriz? Olan-bitene ilişkin hiçbir insani endişe ve sorumluluk taşımayan, sadece tüketime kıymet veren  bir duruş mudur bu?

    Denizcilikle, teknelerle ilgili onca haber içinde (malzeme, teknoloji, üretim) bunca tekneyi yapan emeğin, insan hayatının  malzeme, alet-edevat,  ekipman,  yarış… kadar değeri yok mudur? Denizcilik Bayramı (1 Temmuz) kutlamalarında denizcilikteki gelişmelerden söz ederken bunları da hatırlayan (yazılar) çıkar mı?

  • |

    Denizcilik Terimlerinden Argoya Geçen Söz Varlığı

    “Denizci argosu, denizcilik dili gibi ağırlıkla denizcilikle uğraşanların kullandığı, kendine özgü sözcük, deyim ve deyişlerden oluşan özel bir dildir. Hulki Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü’nde denizcilik argosunun bir ‘alan argosu’ olduğunu belirtir ve alan argosunu özetle ‘yaşama ortam ve biçimleri birbirine yakın kişilerce yaratılıp benimsenmiş sözcükler, deyimler bütünü; bu sözcükler bütününe dayalı konuşma biçimi’ olarak tanımlar ve ekler: ‘Kimi alan argoları, azınlık dillerine ve çevre dillerine özel bir yakınlık gösterir: Örneğin denizci argosu ile İtalyancanın, Lingua Franca’nın ilişkileri gibi… Alan argoları, özel ilişki içinde bulundukları dillerden alınan sözcük ve deyimleri genel argoya taşır.’”
    Denizcilikte ve özellikle deniz ticaretinde yaşanan ekonomik-teknolojik gelişmeler nedeniyle çektirme, kabasorta veya randa armalı brik, brigantin gibi yelkenli teknelerin bu dilin taşıyıcısı denizcilerle birlikte giderek denizlerden çekilmesi, daha çok bu tekneler zamanında kullanılan denizci argosunun kitap sayfalarında kalmasına yol açmıştır.

    Dr. Öğretim Üyesi Zahide Parlar’ın yirmi sekiz sayfalık araştırma makalesi denizcilik terimlerinde argonun izini süren ve bu konuda bizlere derli-toplu bir değerlendirme sunan değerli bir çalışma. Misalli Büyük Türkçe Sözlük ile Büyük Argo Sözlüğü’nü (Hulki Aktunç) denizcilik terimleri bakımından tarayan yazar, “Giriş” yazısında makalesinin amacını şöyle özetlemiş: “…argoda kullanılan denizcilik terimlerini derlemek ve denizcilik terimlerinin argoya nasıl yansıdığının ve argoda nasıl bir kavram alanına sahip olduğunu” tesbit etmek.
    Bu değerli makalenin denizciningunlugu.org’da yayımlanmasına izin verdikleri için sayın Dr. Öğr. Üyesi Zahide Parlar ve AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi’ne teşekkürlerimizle…