Yakınımızdaki Uzak Denizler

Tersane-i Amire’nin yerine  “Bu tarihi mekânda –bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi- bir Tersane ve Deniz Müzesinin kurulması” önerisinin karşılık bulması üzerine bir değerlendirme yazısıydı “Yakınımızdaki Uzak Denizler” (Radikal 2, 5 Temmuz 2009).

Belediye Başkanı’nın “Haliç Tersanesi’nin deniz müzesi olacağını İstanbullulara müjdelemesi”… rüzgârın drise ettiğinin bir göstergesi sayılabilir mi? diye ihtiyatla/iyi niyetle değerlendirmişim gelişmeleri ama sonra rüzgâr bambaşka bir yöne drise etti: Rantsal dönüşüm…

Haliç Tersaneleri (Tersane-i Amire)  -ki aslında Camialtı, Taşkızak ve Haliç Tersanesi olarak üç tersanedir- geçtiğimiz yıl 565. yaşını kutladı. Ancak Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri 2013 yılında açılan bir ihale ile Haliçport Projesi (Şubat 2019’dan sonra Tersane İstanbul Projesi…) ile elden gitti. İki büyük kızak ve üç kuru havuzun yer aldığı Haliç Tersanesi’nde ise halen İBB/ Şehir Hatları’nın gemi bakım ve onarım faaliyetleri sürüyor.

Haliç Tersanesi’nin kamu yararı yaklaşımıyla korunabileceğine inanan “Haliç Dayanışması” rantsal dönüşüme karşı mücadele ediyor. Haliç Dayanışması’na katkı ve Haliç Tersaneleri’nde yaşananlar hakkında bilgi için aşağıdaki linklerden faydalanılabilir:

Web: http://www.halicdayanismasi.org/

Blog: https://halicdayanismasi.blogspot.com/

Email: halicdayanismasi@gmail.com

Twitter: https://twitter.com/HalicDayan2015

Facebook: https://www.facebook.com/halic.dayanismasi

Facebook grup: https://www.facebook.com/groups/halicdayanismasi/

Instagram: https://www.instagram.com/halicdayanismasi/

Youtube: https://www.youtube.com/channel/UCTAUnD3wsJlspaDEBxygNMg

(Ekim, 2021)


Denizciliğe yönelik eleştirilerin/soruların/sorunların, hamasi nutukların, sloganların gölgesinde kaldığı 1 Temmuz Denizcilik Bayramı her yıl bildik rüzgârların eşliğinde kutlanır. Oysa yeni ufuklara, denizlere yelken açabilmek için denizciliğin zenginlikleri kadar sorunlarını, zaaflarını da gündeme getirmek, tartışmak gerekir.

Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın “Haliç Tersanesinin deniz müzesi olacağını İstanbullulara müjdelemesi” (Sabah, 27 Haziran 2009) ve yelkenli bir eğitim gemisi yapılması için dernek kurulması gibi gelişmeler rüzgârın drise ettiğinin bir göstergesi sayılabilir mi? Deniz tarihçisi İdris Bostan’ın yıllardır dile getirdiği  (Ör. “Bir Tersane Müzesi’ne Niçin İhtiyaç Var?, Deniz Ticareti dergisi, Mart, 2006) Osmanlıların merkezi deniz üssü  olan Haliç kıyısındaki Tersane-i Amire’nin yerine  “Bu tarihi mekanda –bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi- bir Tersane ve Deniz Müzesinin kurulması” önerisinin karşılık bulması olumlu bir gelişme.

Akdeniz’de Müzeler, Gemiler

Akdeniz ülkelerinde irili ufaklı 100’den fazla deniz müzesi ve arması, tipi itibarıyla eskinin özelliklerini taşıyan, okul / eğitim gemisi olarak da kullanılan çoğu kabasorta armalı (dört köşe yelkenli) yaklaşık 50 büyük yelkenli gemi var.

Donanması asırlarca bu denizde bayrak göstermiş, ticaret gemileri yelken açmış, Hint Okyanusu’na  kadar uzanmış Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bu topraklarda varolmuş Osmanlı öncesi uygarlıkların (Selçuklu, Bizans ve diğerlerinin) “denizcilik serüvenini” “denizcilikteki gelişmeleri” izleyebileceğimiz, bahriye, ticaret donanması, balıkçılık, bilimsel denizcilik, spor ve amatör denizcilik gibi denizciliğin tüm kollarını bünyesinde barındırançağdaş müzecilik standartlarında bir denizcilik müzemiz ne yazık ki yok (Bodrum ya da Yenikapı arkeolojik alanı projesi gibi batıklarla ilgili olanlar hariç)

Kabasorta armalı geminin ne olduğunu unutalı ise uzun yıllar oldu.

Nasıl Bir Müze?

Daha çok bir sergi  ve  depo mahiyetindeki Beşiktaş’taki Deniz Müze’si Osmanlı İmparatorluğu’nun denizcilik serüveninden kesitler sunsa da bahriyeyle sınırlı bir müze görünümünde. “Karşılaştırma için Fransa Ulusal Denizcilik Müzesi’nde sergilenen farklı konulardaki eser sayısının 40 binden fazla olduğunu, oysa İstanbul / Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde askeri temalı  4000 eser sergilenebildiğini akılda tutmakta fayda var.”  (Denizcinin Günlüğü 2008, Sezar Atmaca, ADF Yayınları.)

Deniz Müzesi, müze binası, koruma, eğitim, sergileme, satın alma yönünden de çağdaş müzecilikten uzak. (Örneğin Deniz Müzesi envanterine irat kaydedilerek teşhir mekânına kavuşturulan Atasoylar’ın dünya turu yaptığı “Uzaklar” teknesi müzeden uzaklaştırıldı…)

Turist olarak gidilen bir kentte ziyaret edilen  ilk yerlerden biridir müzeler. Turisti, halkı müzelere çekecek bir sergi açmak sadece malzemeyi bir yerden başka bir yere taşımakla, ya da kısa bir hazırlıkla olmuyor ne yazık ki.

Haliç’teki tarihi tersanenin müze yapılacak olması tersane alanındaki tarihi yapıların, eserlerin, malzemenin korunması, geleceğe taşınması, alanın değerlendirilmesi adına sevindirici bir haber ama tartışılması gereken önemli soru “nasıl bir anlayışla” müzenin düzenleneceği? Prof. Bostan “yeni bir müzecilik anlayışı gerekiyor” diyerek içinde kültür merkezi de olan bir müze alanından söz ediyor. (Yeni Bir Müzecilik Anlayışı Gerekiyor, Vira, Şubat-Mart 2009) 

Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü sadece askeri zaferlerden ibaret sayan hamasi, militarist argümanların, dilin, sembollerin hakimiyetinde bir tasarım anlayışıyla müze düzenlenmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Dünyada başarılı olmuş deniz müzesi örnekleri de incelenerek “Nasıl bir müze” konusunun enine boyuna tartışılması gerekiyor. Dilerim kurulacak müze bu konudaki geçmiş zaafların, eksikliklerin üstesinden gelir ve müzede örneğin Sinoplu gemi ustası Jullus Callinicus’un  mezar taşından, kadırga mimarı Mustafa Ağa’ya uzanan, denizcilik tarihinin zenginliklerini yansıtacak yaratıcı, araştırıcı, eğitsel, yönlendirici etkinlikler, sergiler izlemek mümkün olur.

Ezber ve Kalıplaşmış Bilgiler

Prof. Bostan’ın “Denizcilik konusunda ezbere dayanan ve kalıplaşmış bilgiler üreten bir toplum olmaktan kurtulmanın ilk adımı atılmış olur” gerekçesiyle önerdiği “deniz araştırmaları merkezi” ve“denizcilik ihtisas kütüphanesi kurulması ve iskelelerden birinin buna tahsisi” önerisinin gerekçeleriöncelikleİDO yayınlarını ilgilendiriyor. Yıllardır Bakırköy İDO iskelesinde “Türk Denizciliğinden Altın Sayfalar” başlığıyla sergilenen 4 pano ne yazık ki koca bir imparatorluk bahriyesine, deniz ticaretine merkez olmuş şehrin tarihine, kültürüne yakışmıyor. Türk Ansiklopedisi’nden alınan (MEB, 1977) ve daha çok internette dolaşan hayli derinliksiz ve yanlışlarla dolu “lakırdıların” (ör. kadırgada 150 top bulunduğu, 54 metrelik bir teknenin o devirde dünyanın en büyük gemisi olduğu…) hiçbir kaynakla karşılaştırmadan olduğu gibi aktarılması nasıl bir anlayışın ürünüdür? İDO yayını Sea Life (Mayıs 2009)  dergisi de bu bilgileri tekrarladığı ve yine İDO’nun çocuklar için hazırladığı “Denizcilik Tarihimiz” (2008) kitapçığı da yanlışlarla  dolu (ör. kaptanıderya isimleri yanlış) olduğu için ayrı bir yazıyı hak ediyor ama panoların kısa bir eleştirisi için bkz. “Deniz Otobüsü İskelesinde Tarih Fukaralığı” Denizcinin Günlüğü 2009, Sezar Atmaca, ADF Yay. İDO bir iskelesini kütüphanenin kuruluşuna tahsis ederek kendi yayınlarındaki hamasi iddiaları kontrol etmek ve düzeltmek imkânına kavuşabilir !

Denizcilik Kapasitesi

Kabasorta armalı bir gemi veya eğitim gemisi yaptırma girişimi de hız kazandı ama yenisini yaparken daha öncekilerin neden muhafaza edilemediğini de hatırlamakta fayda var.

 “Bir ülkenin büyük yelkenli gemisinin olması aynı zamanda bu gemileri sahiplenme, işletebilme, bakabilme, kullanabilme kapasitesine sahip bir denizciliğe de işaret ediyor. Cumhuriyetimizin ilk yelkenli okul gemisi olan, 1938’de Yüksek Denizcilik Ticaret Mektebi’ne verilen 22 metrelik Yıldız kotrası yıllarca kullanılamayıp, bakımsızlık ve tahsisat yokluğundan elden çıkarılmıştı.” (Atmaca, 2008, y.a.g.e.) Yelkenli olmasa da okul gemisi olarak 1951’de Deniz Kuvvetleri’ne tahsis edilen Savarona 1979’da yanmış, 1989’da 6 bin dolara hurda olarak MKE’ye devredilecekken özel gayretlerle 49 yıllığına kiralanmış ve yeni sahibinin belirttiğine göre (Hürriyet, 19 Mayıs 2009) içinden  4.5 ton fare temizlenerek  restore edilmişti.

Kıyıların uzunluğu ya da üç tarafın denizle çevrili olması değil; denize açılmak, denizin üzerinde olmak; seyredilen, bayrağın, flamanın dalgalandığı denizler denizci yapar bizi. Bu da denizciliği kültürümüzün önemli bir parçası haline getirebilmekle mümkündür.

(Radikal 2, 5 Temmuz 2009)

Similar Posts

  • Kartal Römorkörünün Bitmeyen Hikâyesi ve Cevap Bekleyen Sorular

    Konunun ayrıntıları yazıda ama tanıtım için hikâyenin ilk bölümünü “Kartal’ı Kurtarma Platformu” başkanı Cem Gürdeniz’in kaleminden özetleyelim:
    “… 2016 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün, İstanbul’un işgal edildiği 13 Kasım 1918 tarihinde, güvertesinde: ‘Geldikleri Gibi Giderler!’ diyerek Kurtuluş Savaşı’nın ilk işaretini verdiği Hollanda yapımı 108 yaşındaki Kartal istimbotu tesadüfen gemi Kurtarmacı Arif Ertik ve gazeteci Gökhan Karakaş tarafından bulundu. -Cem Gürdeniz’in- başkanlığında ve kaptan Levent Akson’un teknik yönetimi altında oluşan gönüllü bir grup sayesinde restorasyona geçildi ve 13 Kasım 2018 tarihinde anıt gemi yapılmak üzere Deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi.”

    Kartal’ın o yıldan (2018’den) beri D.K.K. Pendik Tersanesi’nde bekletildiği biliniyor. Deniz Kuvvetleri envanterine kaydolduğu söylenen teknenin neden sergilenmediği ya da Beşiktaş’ta yapılacağı ileri sürülen “… İBB tarafından yapılacak anıt alanı projesinin” neden gerçekleşmediği hakkında bugüne dek (Haziran 2024) herhangi bir “resmi” açıklama yapılmadı.

    “Kartal’ı Kurtarma Platformu” üyelerinden Kaptan Adil Tuğcu’dan aktarılan bilgilere göre deniz tarihi araştırmacısı Osman Öndeş’in iddialarının Kartal’ın “makus talihinde ciddi bir payı” vardır.
    Osman Öndeş “Kartal İsimli Römorkör Nasıl Kahraman Yapıldı?” başlıklı yazısında Kartal’la ilgili bilgilerin doğru olmadığı, ayrıca Atatürk’ün işgal kuvvetlerinin değil, “Askeri Sevkiyat’ın” bir teknesine bindiği, Kartal’la kurulmak istenen Atatürk bağlantısının uydurma, yapılanların da “skandal” olduğunu ileri sürer.
    Adil Tuğcu, Öndeş’in Cumhurbaşkanı, DKK ve İBB Başkanlığına da ilettiği bu iddialarının doğru olmadığını, Öndeş’in yanlış yere baktığını, Kartal römorkörünün Bureau Veritas 1914 Year Book kayıtlarında yer aldığını söyler (belgesi henüz açıklanmadı) ve ekler: “Öndeş böyle bir hataya nasıl düştü bilmiyoruz.” Ancak Tuğcu, Öndeş’in, Atatürk’ün Kartal’la değil, yaveri Cevat Abbas’ın anılarında yazdığı gibi Askeri Sevkiyat’ın bir teknesine binerek Haydarpaşa’dan karşıya geçtiği iddiasına cevap vermez.

    Kaynak olarak açıklanan, ancak yakın tarihte yazılan ve konuya ilişkin bilinen alıntılarla sınırlı kitapların da “kaynak değeri” hayli sorunlu/tartışmalı. “Kaynak değeri” olabilecek başka kitap, makale, belge var mıdır araştırılması gerekir.

    Bu polemiğin sonlandırılması adına römorkörü envanterine aldığı belirtilen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın, bu süreci baştan beri yürüten Kartal’ı Kurtarma Platformu (Kartal İstimbotu Platformu) ilgililerinin, ya da sergilemeye yanaşmayan Belediyelerin yaklaşık altı senedir akıbetini bekleyen Kartal römorkörü hakkında kamuoyuna ve bu girişime kumbarasıyla/emekli maaşıyla destek veren onca insana resmi bir açıklama borcu ve sorumluluğu var.

  • |

    Sadun ve Oda Boro’nun Anısına…

    Kısmet iki yıl on ay süren dünya seyahatinin sonuna gelmiş, karasularımıza yaklaşmaktadır. Kısmet’in 15 Haziran 1968’de İstanbul’da olacağı neredeyse bir ay öncesinden açıklanır. Çünkü o güne dek seyahate mali yönden hiçbir katkısı olmayan devlet erkânı kendini göstermiş, işi “resmiyete” dökerek hazırladıkları karşılama törenlerinin programına göre seyir yapılmasını istemiştir.
    Sonraki günlerde Sadun Boro’nun “… artık hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu.” dediği bu program uygulanır. Aslında çok farklı derecelerde de olsa kamuoyunun ilgi gösterdiği bazı bireysel ya da kolektif başarıların resmî makamlarca “araçsallaştırılması” evrensel bir olaydır.

    Sadun Boro “her ânı ömrümüz boyunca hiçbir zaman hatıralarımızdan silinmeyecek bambaşka bir hayal âleminde yaşadık” dediği son on günün hikâyesini Pupa Yelken’de ayrıntılarıyla anlatır.
    Boroların “hareket serbestliği” ellerinden alınmamış olsaydı karşılama törenleri/ziyaretler resmikabul/resmigeçit havasında değil de daha şenlikli mi olurdu ya da kamarada kapalı kalan Miço kutlamalara katılabilir miydi bilinmez ama zaten tahmin edilemeyen bir kalabalık neticesi askeri-mülki erkânın başrolde olduğu “ne protokol kalmıştı, ne de program…”

    Sadun Boro, “Pupa Yelken’i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize, dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onlara engin ufuklara yelken açmayı özendirmek, teşvik etmekti.” der.
    Bu nedenle, herhangi bir şan-şöhret arayışı olmadan, tutku, açık deniz tutkusu, kendine güven ve özgürlük arayışı peşinde bir hayale yelken açan bu insanların Pupa Yelken’de yansıttığı ruhu/havayı hatırlatıp günümüze taşıyacak tarzda kitaptan alıntılarla hazırlanmış metinlerin ve onlarla ilgili değerli makalelerin MEB müfredatına/okullara sokulması için çaba gösterilmelidir.

    Yazıya serpiştirdiğim İstanbul’daki törenlerden kareler içeren 16×28 cm. ebadındaki siyah-beyaz on dört fotoğrafı 4 Şubat 2018’de İstanbul Müzayede’nin müzayedesinden satın almıştım.
    Fotoğrafları, 15 Haziran 1968’in bir yıldönümünde, 15 Haziran 2024’te, Sadun ve Oda Boro’nun anısına, bu serüveni kalbinde hisseden, takip eden, bu karşılamaya yakın ya da şahit olabilmek için o çoşkulu kalabalığa katılanlar adına paylaşmak istedim.

  • |

    Hedefi Olmayan Tekne…

    Eylül 2014’te yayımlanan Hedefi Olmayan Tekne. yazısı genel olarak amatör/sportif denizciliğin sorunlarını ele alsa da “özel olarak” ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’nun “ faaliyet ve yönetim olarak başlangıçtaki fikri iddialarından uzaklaşmasını” dert edinen bir yazı. Amatör sportif denizciliği kültürel açıdan ve kurumsal yapı itibarıyla değerlendiren ve birbirini besleyen yazılar, zorunlu olarak da bazı yönlerden birbirinin tekrarı niteliğindedir.
    …. …. ….
    Sadun ve Oda Boro’nun (+ Miço), 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları dünya turu (1965-1968) sonrası amatör/sportif denizciliğe yönelik toplumsal ilgi/heves doruk noktasına ulaşsa da bireylerin hevesini, merakını teşvik edip, gelişmesine yardımcı olacak bir kültür ve spor örgütlenmesi olmadığı için bu ilgi/heves zamanla kayboldu. Başka bir deyişle heves kırıldı, merak cezalandırıldı! Çünkü Türkiye, spor kültürünün değil, skor kültürünün geliştiği ve Avrupa’da spor yapma oranı en düşük ülkelerden biri. Spor dallarındaki çeşitlilik de kısıtlı. Batı ülkeleri, sporu, devletin düzenleyici, kollayıcı, teşvik edici etkisi altında, “sporun öznesi” kulüp/dernek/federasyon gibi merkezler eliyle yöneterek kitle sporunu, spor kültürünü geliştirirken, Türkiye, dünyada sporun devlet eliyle yönetildiği Kuzey Kore, Çin gibi birkaç ülkeden biri. Spor federasyonları kanunla değil yönetmelikle yönetiliyor, federasyonlar (ve seçimleri) siyasi etkilere çok açık. Buna devletin vatandaşa güvenmeyen, iknaya değil hizaya zorlayan zihniyeti ile kulüp ve federasyonların “demokratikleşmeye/paylaşmaya” değil, devlet gücüne /zihniyetine/mevzuata bel bağlayan/yaslanan zihniyeti de eklenince çaparizler çoğalıyor.

  • | |

    Kitâb-ı Bahriyye’nin Üçüncü Versiyonu “Seyyid Nuh’un Deniz Kitâbı” Hakkında

    Pîrî Reis’in (1470-1553) Bahriye’si (Kitâb-ı Bahriyye) özellikle haritalarıyla birçok Osmanlı coğrafya eserine kaynaklık etmiş, model oluşturmuştur.

    İlk versiyonu (telifi) 1521, ikinci versiyonu ise 1526’da kayda geçen Bahriye’nin günümüzde bilinen 44 kopyasının 16’sı yurtdışında bulunuyor. 2013’te yapılan bir Sotheby’s müzayedesinde 1718 tarihli 121 haritalı Bahriye yazmasının 325.500 sterline satıldığı biliniyor.

    Akdeniz ve Ege kıyılarının atlası niteliğindeki Bahriye’de denizcilikle ilgili demir yerleri, sığlıklar, yerleşim yerleri gibi bilgiler yanında sınırlar, sosyal hayat, coğrafya, bitki örtüsü, su ve benzeri kaynaklar hakkında da birçok farklı bilgi yer alır. Anlatımı Gelibolu’da başlayıp-biten Bahriye kopyalarının bazısında sadece metin (şiir/düzyazı), bir bölümünde hem metin hem de harita vardır. Şiir (nazım) kısımlarını Seyyid Murâdî’nin hazırladığı yazmaların ilk versiyonlarında en fazla 134 harita yer alırken, kapsamı daha geliştirilmiş ikinci versiyonlarında (örneğin Ayasofya yazmasında) 223 harita yer alır.

    Orijinali bulunamayan bu yazma eserin bilinen en eski nüsha tarihi ise 1544. Gemi reisleri veya ilgili (mevki sahibi) kişiler için kopya edilerek çoğaltılan Bahriye nüshalarına bu kopyalamalarda Pîrî Reis’in çizmediği yerler de eklenmiştir.

    Bunlardan biri de üçüncü versiyon Bahriye kopyası sayılan, Seyyid Nuh adında bir denizcinin düzenlediği  Deniz Kitâbı’dır. Seyyid Nuh’un bu kitabına ilk kez F. Babinger, Imago Mundi XI’deki (Leiden 1955, s. 180-182) “Seyyid Nuh and his Turkish Sailing Handbook” makalesinde değinmiştir. 1648-1650 yılları arasında kaleme alındığı tahmin edilen bu eserin bilinen tek nüshası Bologna’daki üniversite kütüphanesinde Luigi Ferdinando Marsigli’nin Arapça-Türkçe-Farsça yazmalar bulunduran “Şark Eserleri Koleksiyonu’nda (Biblioteca Universitaria di Bologna, Manoscritti Arabi) yer almaktadır. F. Babinger’in belirttiği gibi bu elyazması “türünün tek örneğidir ve başka hiçbir yerde saptanamamıştır.”
    Elyazması 1966’da tıpkıbasım olarak Der See-Atlas des Sejjid Nûh (Seyyid Nuh’un Deniz Atlası) adıyla yayımlanmıştır.

  • Denizcinin Günlüğü Hangi Denize Açılır?

    Denizcinin Günlüğü yıllık olarak 5 sene yayımlandı (2006, 2007, 2008, 2009, 2010-ADF Yayınları). Denizcilik kültürünü besleyecek bir kanal olarak ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu üyesi kulüplerin, kulüp üyelerinin, yöredeki denizcilerin yastık altındaki resimlerini, notlarını, hikâyelerini, söyleşilerini aktarmak hedeflenmişti ama böyle bir kanal oluşturulamadı ne yazık ki. Bu tür benzer yıllıkların basılması veya amatör sportif denizcilik konulu efemera malzemesine dayanarak ajanda, takvim, foto albümler hazırlanması için çaba gösterilebilir (bu nedenle sahafiye malzeme/mezat takibi önemlidir).

    Denizcinin Günlüğü’ne sığması için kısaltılmış metinleri normal hale getirip, gerekli ekleme/çıkartma ve düzeltmelerle (hatalı yerler de var) elden geçirip bir deniz/denizcilik kültürü yayın (basılı veya dijital) taslağı oluşturmaya çalıştım ama epey işi var.

    Yazılı kaynaklarımız oldukça sınırlı olduğu için ne yazık ki önceki kuşakların denizcilikle ilgili öykülerini/hikâyelerini, bilgilerini bil(e)miyoruz, araştırmıyoruz dolayısıyla geleceğe aktaramıyoruz. Tabii ki bu tür araştırmalar farklı bir ilgi, hayli emek/çaba/zaman gerektiriyor, bu yapılmayınca yeri/boşluğu kolayca benzer konulardaki çeviri makale bolluğu ile doldurulmaya çalışılıyor!…

    Denizcinin Günlüğü 2010’da yer alan Denizcinin Günlüğü Hangi Denize Açılır? yazısı Günlüğün haritası bir bakıma. Günlükteki yazıları “yazdıklarım” ya da söylettiklerim yani seçmelerim olarak ayırabilirim. Yazdıklarımda ilk defa günlüklerde yayımlananlar yanında daha önce yayımlanmış yazılardan özetler de yer alıyor.

  • |

    Terimlerin Peşinde…

    Kropi Yayınları’ndan denizcilikle ilgili kitaplar yayımlamaya başladığımızda Yelkende Denizcilik Terimleri Sözlüğü basılınca (Ian Dear&Peter Kemp, çev. Orkun Soyer, Kropi Yay. 2000) kitabın tanınır bilinir olması amacıyla Yachting World dergisinin okuyucu mektuplarına bir not yazmıştım (Mart, 2000). Bu not sonrası başlayan ve genişleyen tartışma/eleştiri Açık Radyo/Açık Deniz programında Beysun Gökçin’le denizcilik dili üzerine bir söyleşi yapmaya kadar gitti. Belirtmem gerekir ki bu tür sorgulamaların/tartışmaların çok faydası var; çünkü birbiri yerine kullanılan birçok terimin aslında farklı anlamları olduğunu/farklarını öğrenmek, yeni ve daha doğru tanımlar yapmak, eskiden yapılan hatalı kullanımları düzeltmek ancak böyle mümkün olabilir. Ancak tartışma had bildirmeye/atışmaya dönüşünce  aslında çok şey öğrenebileceğiniz insanlarla da konuşma/tartışma ortamı yok oluyor maalesef.

    Konuyla ilgili yazılar sırasıyla şöyle:
    →Yanlış Olduğuna Emin misiniz? Yachting World, Nisan 2000.

    →Zuhal Atasoy’a Zorunlu Bir Cevap, Yachting World, Mayıs 2000.

    →Necati Zincirkıran’a Gerekli Bir Cevap, Yachting World, Temmuz 2000.

    →Açık Radyo/Açık Deniz programı, Beysun Gökçin’le Denizcilik Dili üzerine söyleşi, Eylül 2000 (bant çözümü halledilebilirse özeti yayımlanacak)