|

İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt


Sunuş : “Gezginlik Yer Küreyi, Doğayı Sevmektir”/ Sezar Atmaca

Sosyoloji ve kamu yönetimi alanındaki akademi serüvenini sona erdirdikten sonra coğrafya, doğabilim ve yolculuk yazınına yönelen Ömer Bozkurt hocayı denizciler daha çok bu alandaki yazına katkılarıyla ve “gezginlik yer küreyi, doğayı sevmektir” diyen yönüyle tanırlar/bilirler.

Şileple, yük/posta/araştırma gemileriyle, kabasorta armalı yelkenliyle yaptığı en ücra köşelere dek uzanan yolculukları hakkındaki yazıları/kitapları/çevirileri, çektiği fotoğraflar Türkçedeki en özgün örneklerdendir.

Bozkurt, konforun, rahatın değil, gerçek bir deniz/denizci ortamında yapılan gemi yolculuklarının peşindedir. Gemiyle yolculuğun tarihsel gelişimini/değişimini anlattığı “Gemiyle Yolculuk”[1] yazısında şileple yolculuğun farkını vurgular:  “… deniz yolculuğu artık çoğunlukla deniz eğlence gezisine dönüşmüştür. Deniz gezisi için değil de, bir yerden bir yere gitmek ve bunu mümkün olduğunca gerçek bir deniz ve denizci ortamında yapmak için günümüzde tek yol şileple yolculuk gibi görünüyor.”

Enis Batur,[2] Ömer Bozkurt’un Kutup Toprağı Svalbard’ayaptığı yolculuğu anlattığı Soğuk Kıyıları kitabını “konforlu gezmen izlenimleri peşindeki okuru en hafifinden dürtükleyecek içeriği ve üslubuyla” Türkçedeki en özgün örneklerden biri olarak değerlendirir: “Alışveriş haritasına, tumturaklı yemek mönülerine, çılgınca(!) eğlenme ritüellerine yer tanımayan bir keşif gözlem seyir defteri.”

Yolculuk yaptığı gemilerdeki hayatı komuta merkezinden, köprüden izleyerek, mürettebatın günlük yaşamından, profesyonel denizcilerin dünyasından değerli kesitler aktarır, en ücra köşelerde çektiği fotoğrafları sunar bize. Çevirilerine adeta kitabı zenginleştiren kapsamlı ve mükemmel sunuşlar yazar.

Ömer Bozkurt hocanın denizcilikle ilgili yazdığı ve çevirdiği kitapları yazı sonuna ekledim ama diğer kitapları, kitap incelemeleri, yolculuk yazıları, klasik müzik tutkusu, fotoğrafları, fotoğraf sergileri -ki kitaplarındaki/makalelerindeki fotoğrafları kendisi çeker- akademik kariyeri hakkında bilgi edinmek isteyenler yazarın kişisel sitesini (www.omerbozkurt.com) ziyaret edebilir.

Katkısı için değerli dostumuz Ömer Bozkurt hocaya teşekkürlerimizle, yaklaşık 10 yıl önce, 2016’da gemiyle yaptığı bir Doğu Akdeniz yolculuğundan tadımlık bir bölüm.

YAZDIĞI KİTAPLAR: Her Yere Uzak Topraklar, Okyanusbilim Gemisiyle Kerguelen Adalarına Yolculuk (2004); İzlanda Yolcusu (2007); Güverte Güncesi, Şilepte Bir Yolcu (2018); Soğuk Kıyılar, Kutup Toprağı Svalbard Çevresinde Seyir (2019)

ÇEVİRİ KİTAPLARI: Claude Lévi-Strauss,  Hüzünlü Dönenceler (1994);  Jean-Paul Kauffmann, Kerguelen Adalarındaki Kemer (1997);  Kenneth White,  Mavi Yol (2009); Antoine de Bougainville, Dünyanın Çevresinde Yolculuk (2009); Montaigne, Yol Günlüğü (2012); Joseph Conrad, Denizden Yansıyan- Anılar ve İzlenimler (2018); Judith Schalansky, Ücra Adalar Atlası, (2019); Charles Darwin, Majestelerinin Gemisi Beagle Günlüğü (2022) 


[1] Ömer Bozkurt, “Gemiyle Yolculuk”,  [Orhan Berent- Murat Koraltürk (der.) İskeleye Yanaşan… Denizler, Gemiler, Denizciler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013 içinde, s. 197-217.]

[2] “Enis Batur’un Kütüphanesinden”, Kafa dergisi, sayı 57, Mayıs 2019..


İskenderiye Limanı’na Kırlangıçtan Bakmak

Ömer Bozkurt

Gerek gemi sayısı gerekse bütün caydırıcı yönetsel düzenlemelere rağmen, Türk bayrağı altında işlettiği gemi sayısı bakımından en önde gelen bir gemicilik şirketinin konuğu olarak, hayli genç M/V S*** gemisiyle, ağustosun son günlerinden birinin sabahında, zabitanın “Alex” kısaltılmış adıyla andıkları İskenderiye’ye yaklaşıyorduk.

Gemiyle İskenderiye’ye kuzeyden yaklaşırken önce açık denizin ortasında demirlemiş gibi duran gemiler görülür.  Bu gemiler hiçbir yerdedir.  Çünkü arka planda bir kıyı görünmez, sadece ufuk vardır. Sonra, biraz daha yaklaşınca güney yönünde uzakta belli belirsiz bir çizgi belirginleşir: İskenderiye kenti. Bir alüvyon ovası niteliğindeki Nil Deltası’nda yükseltiler çok önemsizdir. Uzaktan fark edilmez. Arka plânda dağlar, yarlar görülmez. Yükseltiler ancak insan yapısı binalardır. Artık tarihi İskenderiye Feneri de yoktur. Başka fenerler vardır gerçi, ama gündüz ışıkları görülmez. Gemi hayli sığ sularda belirlenmiş bir rotada, altı mil kadar beride gemiye çıkan yaklaşma kılavuzunun gözetiminde demirleme alanına yönelir.

Bu sırada Süvari Bey, liman yetkilileriyle radyo telefonla konuşmaktadır. Görüşmesi bittiğinde: “Galiba alargada demirde beklememiz gerekmeyecek, doğrudan rıhtıma yanaşacağız” der.

Hava güneşli ve pussuzdur. Gökyüzünde tek tük beyaz kümülüsler deniz fotoğrafları için pek değerli dekoru yeterince sağlamaktan uzaktır. S***, MSC’nin bir gemisinin dümen suyunda, mendirekle korunan limana doğru ağır yolla ilerlemektedir. Limana yaklaşıldığında bu kez liman kılavuzu gemiye çıkar.  Çevrede demirdeki gemilerin arasından mendirek ağzına doğru yaklaşılır. O arada yolcu, dökme yük gemisi M/V King Baton Rouge’u, ardından Tayvanlı Evergreen şirketinin dev boyutlu M/V Ever Charming’ini, sonra Mısır donanmasına ait Oliver Hazard Perry sınıfı bir fırkateyni ve başka birçok gemiyi fotoğraflayarak S***’nın limana yaklaşmasını izlemektedir. Gemi limanın girişinde sanki tarihi bir yapıdan taşınmış gibi duran bir taş sütun üzerine kondurulmuş feneri aşar ve limanın doğu kesimine yönelir.

* * *

İskenderiye limanın doğu bölümünün kuzey kesimi bir deniz üssüydü. Bu bölümde kimi rıhtım ve iskelelere bağlı, kimi kıçtan kara etmiş birçok askeri gemi görünüyordu. Bunlar arasında bir tanesi etkileyici kitlesiyle öne çıkıyordu. Bu gemi, Fransa’da Rusya için inşa edilmiş, içlerinde 300’den fazla Rus denizcinin gemiyi teslim almazdan önce aylarca çalıştığı ve eğitim gördüğü, fakat sonrasında, Kırım’ın Rusya tarafından tartışmalı ilhakı nedeniyle Fransa’nın, ciddi bir tazminat ödeme pahasına (hatırımda yanlış kalmadıysa dokuz yüz elli milyon avro) Rusya’ya satmaktan vazgeçtiği, Mistral sınıfı iki helikopter gemisinden 1010 borda sayılı olanıydı. İleri teknoloji ürünü bu görkemli modern gemi, çevresinde bulunan ve İkinci Dünya Savaşı döneminin çizgilerini taşıyan birkaç başka askeri gemi arasında mağrur ve eziciydi.   O arada kılavuz kaptan gururla bu gemiyi göstererek Mısır donanmasının bunlardan iki tanesine sahip olduğunu anlatıyordu.

İskenderiye Limanı’nın Kuzeydoğu kesimi, arka planda bir tankerin ardında Mistral tipi gemi 

Arapça adını saptayamadığım 1010 borda numaralı Mistral sınıfı geminin bağlı olduğu iskelenin öbür tarafındaysa 19. Yüzyıl sonlarının çizgilerini taşıyan çok güzel bir yat bağlanmıştı. Kıç aynasında kabartma süsler bulunan, üç direkli, beyaz bordalı ve sarı bacalı, cıvadralı, Mısır Krallığı’nın mirası ve herhalde denizlerde halâ seyre çıkabilen en eskilerinden biri bu gemiyi ve daha başkalarını en uygun açıları yakalamaya çalışarak  fotoğrafladım. Hidiv İsmail Paşa tarafından İngiltere’de 1863’te (kimi kaynaklara göre 1865’te) inşa ettirilen ve defalarca önemli tadilatlar geçirdikten o arada sonraki hidivlere ve Kral Faruk’a hizmet ettikten sonra şu anda askeri eğitim gemisi olarak kullanılan gemi, gücü temsil eden Mistral’in yanında zarafetin temsilcisiydi. Eski adıyla El Mahrusa şimdiki adıyla El Hurraya (Hürriyet) yatından sonra bağlanacağımız rıhtıma yaklaşırken başüstüne gidip rıhtıma bağlanma işlemlerini izledim. İkinci zabitin nezaretinde ve güverte lostromosunun emri altında, baş postasını hassas bir işi yaparken gözlemlemeye çalıştım. Bu işlemde en güzel fotoğrafı, her zaman el incesini rıhtımdaki çımacıya atan gemici verir.

El Hurraya yatı

Yük kutularının altındaki sancak dış geçidinden binaya dönerken rıhtımdan beni izleyen beyaz üniformalı birini fark ettim. Adamın ısrarla bakışı üzerine elimle selam verdim. Adam elimdeki fotoğraf makinesini işaret ederek birtakım hareketler yaptı. Aldırış etmedim. Yemekhaneye gidip kuru fasulye-pilavımı yemeğe başladım: o gün Pazardı. Türk gemilerinde Pazar günlerinin öğle yemeği menüsü değişmez.  O arada makinemdeki Mistral fotoğraflarıyla içinde askeri gemilerin görüldüğü sekiz on kareyi, her ihtimali göz önüne alarak sildim.

S***’nın ana güvertesinde iskele tarafında yük kutularının altındaki geçitte vasattan baş tarafa bakış

Biraz sonra birinci zabit yemekhaneye gelip, “Polis sizi ve çektiğiniz fotoğrafları görmek istiyor” dedi. Tahminim doğru çıkmıştı, aldığım önlemden memnun, güvenle peki dedim ve kıç kasara güvertesindeki ofise çıktık. Süvari ve çarkçılar hariç geminin zabitanı ve güverte stajyerleri oradaydı. Rıhtımda gördüğüm polis ve bir de sivil giyimli bir başka Mısırlı vardı. Önce polisin sonra sivilin elini sıktım selamlaştık. O arada acente temsilcisi olduğunu tahmin ettiğim sivil bana “Mısır’a hoş geldiniz” diyordu. Birinci zabit fotoğraf makinemi aldı ve içindeki resimleri göstermeye başladı. Polisin parmağıyla işaret edip bir şeyler söylediği kareleri siliyordu. Sonunda sanırım beş altı kare daha silindi. Ondan sonra Birinci zabit polisi ofisin dışına aldı. Sanıyorum “ilgisine teşekkür” amacıyla birkaç karton sigara hediye etti. Olay kapandı.

Tekrar yemeğe döndüm ve Süvari Bey’e: “Korkarım benim bu dikkatsizliğim size fazladan birkaç karton daha sigaraya mal oldu” dedim. “Bu uğrak sırasında vermek zorunda kaldığımız sigaranın toplamını düşünecek olursak, o miktar kabil-i ihmaldir” deyip nazik biçimde gülümsedi.      

Sonrasında bu limana yıllardan beri gelip giden Birinci Zabit’le konuştuk. Son zamanlarda Mısır limanlarında Türk bayraklı gemilere hayli ters davranıldığına işaret etti. “Oysa dedi Suriye Savaşı’ndan önce el üstünde tutulurduk. Kime rastlasak R. T. Erdoğan’ın ne müthiş biri olduğunu söylerdi.  Bize de çok dostça davranılırdı.  Zaman ve koşullar hızla değişiyor.”  Birinci Zabit’in sözünü ettiği koşullar, Mısır’da yapılan askeri darbe sonunda gerginleşen Türkiye-Mısır ilişkilerine yollamaydı. Zaten aynı gün, PSC (liman devleti denetimi) görevlileri gelip gemide bir yığın eksik buldular. Sonra rüşvetlerini alıp gittiler.

Ertesi gün sabahında S***’nın yüklemesinin bütün gün süreceği ve ancak akşam saat 21 gibi rıhtımdan ayrılabileceği anlaşılınca, gemiden çıkıp yeni yapılan İskenderiye Kütüphanesi’ni ve ona pek uzak olmayan bir noktadaki Ulusal Müze’yi ve bir de yerini öğrenebilirsem Sidi Beşr, Türk Şehitleri Anıtı’nı görmek istedim. Birinci zabitin bütün çabalarına karşın karaya çıkma izni vermediler. Geçerli pasaportu olan ve iki ülke arasındaki anlaşma uyarınca vizeden muaf olan bir yolcuya yapılan muamele açıkça hukuksuzdu. Ama burası sonunda bir Ortadoğu ülkesiydi.

O günü geminin kırlangıcından[1] limanı seyretmekle geçirmek zorunda kaldım. Bağlı olduğumuz rıhtımın ardında, limanın doğu ucundaki tersanede öyle pek ilginç bir şey görünmüyordu. Rıhtımlara aborda etmiş gemiler arasında üzerinde hiçbir hareket görülmeyen, Kongo Demokratik Cumhuriyeti bayraklı eski tarzda bir dökme yük gemisi, bütün ambar kapakları açık yüklenmeyi bekler gibiydi. Buna karşılık limanın kuzey kenarını oluşturan bir tür dilin üzerinde inşa edilmiş İncir Burnu Sarayı (Kasr Ras el Tin) ise doyulmaz bir temaşa doruğuydu.  

İncir Burnu (Ras el-Tin) Sarayı

İskenderiye’yi ancak geminin güvertesinden demek ki hayli uzaktan bu kadarıyla -liman, tersane saray- görebildim. Ancak, özellikle akşama doğru alçalan güneşinin ışığında, doygun renkleriyle görünümünü gene de keyifle anımsıyorum.


[1] Kırlangıç, gemilerde köprü üstünün iki ucunda/kanadında, her iki bordayı biraz aşan çıkma güvertelerdir.

Similar Posts

  • |

    Setur Marinaları Seyir Defteri’nin Hali

    Setur Marinaları’nın müşterilerine dağıtmak üzere hazırladığı “Setur Marinas Seyir Defteri” ile Teoman abinin (Arsay) teknesi “Mat” ta karşılaştım (Haziran 2017). “Bir göz atsana” demişti ama onun da ilk izlenimleri hayli olumsuzdu. Gözden geçirip aşağıdaki e-postayı Teoman abiye yazdım. Sonrasında onun girişimiyle Seyir Defterini hazırlayan marina ilgilisi ile Mat’ta görüştük, “hazırlık sürecini” konuştuk. Bu görüşme çerçevesinde Jurnal (Seyir Defteri) Hazırlanması İçin Öneriler başlıklı ikinci yazıyı görüştüğümüz marina ilgilisine gönderdim. Ancak sonraki yıllarda da Setur Marinas Seyir Defteri’nin dağıtımının sürdüğünü biliyorum (herhalde stoklar bitinceye dek dağıtımı sürdürüldü).

    İkinci yazıdaki jurnal önerileri, bizim denizlerimize göre hazırlanacak “düzgün/denizci” bir jurnal için taslak olarak da düşünülebilir.

  • Sadece Bir Amatör Denizcinin Değil, Amatör Denizciliğimizin de Hikâyesi…

    Geçen yıl Kader kotrasının harap halde “sahibinden.com” adresinde satışa sunulduğunu görünce denizcilik tarihinde önemli bir yeri olan bu tekneye sahip çıkılması dileğiyle yazdığım yazıda (Ocak 2022) bu konuda yeni bilgilere ulaştığımı, ayrıntılarını daha sonra aktarmaya çalışacağımı belirtmiştim. Biraz geç de olsa önce, bürokrasi engelledi diye bilinen hikâyeyi değiştirebilecek yeni kaynakları/tartışmaları aktarıp, son bölümde de bu bilgiler ışığında rüzgârın neden aniden Sinan Everest aleyhine döndüğünü değerlendirmeye/yorumlamaya çalışacağım.

    Sinan Everest’in başına gelenler sadece bir amatör denizcinin değil, bir bakıma amatör denizciliğimizin de hikâyesi…

  • |

    Yazı Sayısı mı Kalitesi mi?

    Mesut Baran yönetimindeki Yelken Dünyası amatör denizciliğimizin amatör yüzünün yüzakıydı uzun yıllar. Dergiye yönelik eleştirileri bile çekincesiz basar, gocunmaz, yazıyı kabul ederken de “burası sizin derginiz, yerinde eleştiriler bize yol gösterir” derdi. Onun yönetimindeki dergi bizler için de sığınılacak bir limandı ancak sayıların giderek daha fazla birbirine benzemeye, tekrara düşmeye başladığını düşününce Eylül 2006 sayısına bu yazıyı yazmıştım.

    Yelken Dünyası’nın Ağustos sayısını okuduğumda aklıma “Acaba Yelken Dünyası gönderilen her yazıyı olduğu gibi basmakta mıdır?” sorusu geldi. Gelen her yazıyı istisnasız basmanın belki yazı çeşidi (nicelik) yönünden dergiye epey bir katkısı olsa da yazıların öncelikle nitelik yönünden katkısını da düşünmek gerekmez mi? Dergiyi daha değerli yapacak olan nitelik değil midir? Gelen yazıların dilbilgisi, derdini anlatabilme, yeni bilgiler-yeni bakış açıları sunma, konuya hakimiyet, yeterlik, gelişmelerden-mevcut ve yeni yazılı eserlerden haberdar olma, gelişmeleri aktarma, tekrara düşmeme, vb. kriterlerle değerlendirilmesi daha doğru olmaz mı? Bu açıdan bakıldığında kimi yazıların eksikliklerini, zaaflarını gidermesi için iade edilmesi, kimi yazılara okuyucuyu bilgilendirmek için kısa notlar düşülmesi gerekmez mi?

  • Kader’in Kadersizliği Devam Edecek mi?

    Yelkenli teknesiyle Filipinler’e gitmek üzere coşkulu bir kalabalık tarafından yaklaşık 70 yıl önce, 21 Ekim 1951’de İstanbul/Dolmabahçe’den uğurlanan, ancak “liman müruriyesi (geçiş müsadesi) ile sağlık patentesi” işlemlerini yerine getirmediği gerekçesiyle İzmir Liman İdaresi’nce seferden alıkonan Sinan Everest’in hikâyesini ve mücadelesini ilk kez iki usta denizci Teoman Arsay ve Necati Zincirkıran’ın kaleminden Yelken Dünyası Aralık 2005 sayısında okumuştum.[1]

    Denizciliğimizin gelişiminden/yapısal sorunlarından ilginç kesitler sunan, “Denizcilik tarihimizde ilk defa girişilen bir teşebbüs olması ve yarıda kalmak bahtsızlığına uğraması…” ile bilinen bu ilginç hikâyeyi “Denizcinin Günlüğü, 2006”da da özetleyerek aktarmıştım.[2]

    Beden Terbiyesi’nin sponsorluğunda Harun Ülman’a yaptırılan tekneye bir başka kamu otoritesinin izin vermemesini garip bulsam da nedenleri hakkında o günlerde başkaca bir kaynak bulamamıştım.

    Denizcilikle ilgili eski dergileri/kaynakları tararken Sinan Everest’in, tekneyi yapan Harun Ülman’ın ve konuya ilişkin tartışmalara taraf olmuş kimi denizcilerin kaleminden çıkmış bu olayla ilgili ayrıntılara ulaşınca hikâyeyi yeniden ele almaya karar verdim.

  • |

    Amatör Denizcilikle İlgili Bir Üniversite Araştırmasının Hali

    Amatör-sportif denizcilikle ilgili veri, araştırma kıtlığı malum. Ekte tamamını sunduğum 2020’de yapılan “Çanakkale’de Amatör Denizciliğe İlgi Düzeyinin Tesbiti” (Ahmet Mazmanoğlu-Uğur Altınağaç) başlıklı bir yüksek lisans tezi kapsamındaki makaleyi görünce “ne güzel hem de bir üniversitede araştırma konusu olmuş amatör denizcilik” diye sevinmiştim. Ancak tezle ilgili altı sayfalık makaleyi okuyunca sevincim vasat bir rüzgâr hamlesi kadar bile sürmedi.

    Karşımda sadece UAB/Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın resmi açıklamalarını, propaganda metinlerini, sadece Bağlama Kütüğü verilerini esas alarak hazırlanmış, 2018-2023 arasında bir milyon ADB sayısına ulaşmak için başlatılan yeni sınav sistemi olan “Bir Milyon Amatör Denizci Projesi”ni güzelleyen bir araştırma makalesi vardı. Araştırmayı “akademik” açıdan değerlendirmeye çalışsak da tezi hazırlayan araştırmacının e-posta adresinin “…@uab.gov.tr” olması (yani UAB memuru olması) aslında araştırmanın halini ve neden bu duruma düşüldüğünü de açıklıyordu.

  • |

    Denize Su Taşımak

    Naviga dergisinde üç ay boyunca (Mayıs, Haziran, Temmuz 2005) yayımlanan Yücel Köyağasıoğlu’nun, “Tekne Tipleri” yazı dizisinde verilen kimi bilgilerin, referans olarak gösterilen kaynaklarla dahi uyuşmaz ve özellikle eski kaynaklarla dahi çelişirken, kesin hüküm içeren bir dil kullanmanın sakıncalarını gözler önüne sererek daha açık uçlu tartışmalara zemin oluşturmak amacı ve düşüncesiyle yazılmıştı “Denize Su Taşımak”. “Yoruma açık, tartışmaya açık, yanlış bildiğimiz ya da kullandığımız konuları ve terimleri ortaya döküp, sağırlar diyaloğuna çevirmeden tartışabilirsek, denizcilik kültürünün zenginleşmesine bir nebze de olsa katkımız olur umarım.” dileğiyle de bitirmiştim yazıyı. Gerek Köyağasıoğlu’nun soru/sorunlara değinmeyen, cevap bile sayılamayacak yazısı gerekse cevabımı ötelemeye çalışan derginin olumsuz tavrı nedeniyle tartışmayı sürdürmedim.
    (Not: Görsellerini ilettiğim fotoğrafların altyazıları Naviga dergisinde yanlış basılmıştır. Ekim 2005 sayısında yer alan Naviga’daki yazının ilk sayfasındaki çizim gulet değil, “velena yelkenli sefine”, üçüncü sayfadaki ise gulettir.)