|

Denize Su Taşımak

Naviga dergisinde üç ay boyunca (Mayıs, Haziran, Temmuz 2005)  yayımlanan Yücel Köyağasıoğlu’nun, “Tekne Tipleri” yazı dizisinde verilen kimi bilgilerin, referans olarak gösterilen kaynaklarla dahi uyuşmaz ve özellikle eski kaynaklarla dahi çelişirken, kesin hüküm içeren bir dil kullanmanın sakıncalarını gözler önüne sererek daha açık uçlu tartışmalara zemin oluşturmak amacı ve düşüncesiyle yazılmıştı “Denize Su Taşımak”. “Yoruma açık, tartışmaya açık, yanlış bildiğimiz ya da kullandığımız konuları ve terimleri ortaya döküp, sağırlar diyaloğuna çevirmeden tartışabilirsek, denizcilik kültürünün zenginleşmesine bir nebze de olsa katkımız olur umarım.” dileğiyle de bitirmiştim yazıyı.  Gerek Köyağasıoğlu’nun soru/sorunlara değinmeyen, cevap bile sayılamayacak yazısı gerekse cevabımı ötelemeye çalışan derginin olumsuz tavrı nedeniyle tartışmayı sürdürmedim.

(Not: Görsellerini ilettiğim fotoğrafların altyazıları Naviga dergisinde yanlış basılmıştır. Ekim 2005 sayısında yer alan Naviga’daki yazının ilk sayfasındaki çizim gulet değil, “velena yelkenli sefine”, üçüncü sayfadaki ise gulettir. İlgili sayıyı bulamadığım için Köyağasıoğlu’nun cevabını şimdilik koyamadım ama ekleyeceğim)


Yücel Köyağasıoğlu’nun “Tekne Tipleri”nin Eleştirisi

Okuyucuyu aydınlatmak iddiasıyla, tekne tipleriyle ilgili kafa karışıklığına açıklık getirmek için hazırlanmış bir yazı dizisi bile (Yücel Köyağasıoğlu, “Tekne Tipleri” Naviga, Mayıs, Haziran, Temmuz 2005)  hatalarla, karışıklıklarla, çelişkilerle, uyuşmazlıklarla doluysa,  başkalarını suçlama kolaycılığına kaçmadan, sorunun kökenleri üzerinde düşünmemiz gerektiği açıktır.

Konuya şimdilik sadece iki örnekle yetinerek girmek istiyorum, çünkü ilerde de belirteceğim gibi “Anlayana aşk olsun !” gibi başlıkları da bulunan yazı dizisinde  kafa karıştıran bir hayli örnek bulmak mümkün,  nitekim; dizinin ilk yazısında tırhandillerin latin yelken de taşıdığı belirtilip, tırhandil/latin yelken ilişkisi örneklenirken, üçüncü yazıda “ayrıca tırhandillerde latin yelkeni kesinlikle kullanılmaz” deniyor. Bir başka yerde “Birileri lütfen bana, bunca yıldır aynı yelken donanımı olduğunu bildiğimiz randa ile sübye arasındaki farkı anlatsın.Ben bir türlü bulamadım” deniyor. Günümüz terminolojisinde randa ve sübye aynı yelken donanımı değildir. Sübye arma kabaca yelkenin ön yakasının (orsa) direk veya ıstralyaya sabitlendiği arma türüdür ve randa yanında   latin, markoni/bermuda gibi türleri ve yelkenleri vardır.

Naviga, Ekim 2005

Aşağıda okuyacaklarınız, üç ay boyunca yayımlanan Tekne Tipleri yazı dizisinde verilen kimi bilgilerin, referans olarak gösterilen kaynaklarla dahi uyuşmaz ve  özellikle eski kaynaklarla dahi çelişirken, kesin hüküm içeren bir dil kullanmanın sakıncalarını gözler önüne sererek daha açık uçlu tartışmalara zemin oluşturmak amacı ve düşüncesiyle yazılmıştır.

 Eski kaynakların bilinmemesi ve temel kaynak eksikliği

Denizciliğe ilişkin herhangi bir konuda bilgi edinmek için Latin dillerinden birisinde yazılmış iyi bir denizcilik sözlüğüne, ya da referans kitaplara başvurduğunuzda tatmin edici sonuçlara ulaşabilirsiniz.  Kaynaklar arasında yoruma, tartışmaya açık, hatta çelişkili kimi bilgiler olabilirse de, başvurabileceğiniz hayli kaynak vardır. Bu kaynaklar yüzlerce yıllık bir yazılı birikimin, onlarca sözlüğün, binlerce kitabın, tartışmanın ve tarihi, etimolojik, sosyolojik, arkeolojik çalışmaların…ürünüdür.

Denizcilik müzeleri, halen kullanılan yelken devrinin altın çağının örneği onlarca tekne, kabasorta bir armanın her türlü ayrıntısını görebileceğiniz okul gemileri, klasik tekne festivalleri ve yarışları gibi farklı alanlardaki durum ve gelişmeler de düşünüldüğünde,  bizdeki durum bir hayli iç karartıcıdır. Örneğin Batı’da  William Falconer’in sözlüğünün (Dictionary of the Marine) basım tarihi 1768 iken, özellikle denizcilik konusunda önemli eserler vermiş olan bahriye subaylarından Süleyman Nutki, Eski Türkçe Kamus-ı Bahri’nin önsözünde (Denizcilik Sözlüğü, 1917) şunları yazar: : “…resmi bir lugatçemiz dahi mevcut olmadığından yabancı dillerden alınıp şimdiye kadar kullanılmakta olan uyarlanmış kelimelerin  asıl ve türetilenleri de kaybolmuştur” (çev.Bahriye Çeri). Nutki’den yıllar sonra yine bir bahriye subayı, Lütfi Gürçay da “terimlerle tabirlerin birçoğunun yelken ve kürek devrinden bu tarafa zaman zaman unutulmuş olduğunu” belirtir.  (Gemici Dili, İst.1943 ‘gemici dilini niçin ve nasıl yazdım?’).

Bu vurguları da dikkate alarak geniş anlamda denizcilik, dar anlamda tekne tipleri söz konusu olduğunda, günümüz terminolojisinde kabaca iki temel eksiklikten söz edebiliriz:

  1. Eski kaynakların yeterince bilinmemesi, konuları ayrıntılarıyla tartışan, araştıran kitap, sözlük, makale vb. yazılı kaynak yetersizliği.
  2. Geçen  yüzyıldan kalan örnek yelkenli gemilerin (örneğin barko, brik ), örnek bir okul gemisinin olmaması, kullanılmaması (eğitim için kiralanabilir!) ve bunun da  döneme ilişkin kimi  bilgilerin iyice unutulmasına yol açması.

Konuya ilişkin çelişkilerin ve farklılıkların giderilebilmesi, kaynak ve özellikle referans olabilecek çalışmaların, kitapların artması, konunun kısmen Tekne Tipleri yazı dizisinde olduğu gibi çeşitli yönleriyle gündeme getirilmesi ile mümkündür.

Teknelerle ilgili kaynak olarak başvurabileceğimiz yayınlar son yıllarda sevindirici bir şekilde artsa da (Kademoğlu 2000; Sonman 2003; Güleryüz 2004; Yakay, 2004; Bostan 2005) bunlardan sadece ikisi (Yakay 2004; Bostan 2005) arşivlere dayalı akademik araştırmadır.

Yine son yıllarda tıpkıbasımı yapılan bir sözlük (Thompson,1892) veya Adalar Denizi Kılavuzu (Barkınay, 1926) gibi Türkçeye kazandırılmış  az sayıda örnekler  varsa da, temel referans olarak kullanılabilecek Eski Türkçe kimi eserlerin de (ör. Hakkı, 1873; Nutki 1903; Nutki, 1917) çevrilmesi kaynakların bilinmesi, izinin sürülmesi (varsa zaaflarının ortaya çıkarılması) ve  zenginliği açısından önemlidir. (Şekil 1: Istılahat-ı Bahriye’de /Nutki, 1903, Velena Yelkenlerini Açmış Sefine)

Bu örneklerden birinin, Kamus-ı Bahri’nin (Denizcilik Sözlüğü, Nutki 1917) çevirisi, Barkınay’ın kitabını Türkçeye kazandıran Yelken Dünyası’ndaki denizcilik kültürü üzerine yazılarından tanıdığımız Mustafa Pultar tarafından hazırlanmaktadır. Dileriz tez zamanda basılır.

Yüzyıl Önce Nasıl Kullanılırdı?

Yelkenli tekne tipleri ile ilgili kapsamlı bir yazının, yabancı kaynaklar yanında yerli kaynaklara da başvurması, örneğin “geçen yüzyılda tekne tipleri, armaları bu denizlerde nasıl adlandırılırdı?” diye bir soru sorması, en azından o zamanın denizcilik  eğitiminde kullanılan kitaplarına bakması da beklenir.

Örneğin Köyağasıoğlu (Temmuz 2005) A’dan Z’ye Denizcilik Terimleri Sözlüğü’nde (Dear/Kemp, 2000) “gaff sail/ rig” karşılığı “giz yelken/arma” kullanılmasını “komik sıfatlar kullanılmış… yabancı dildeki bir deyimi tam tercüme etmeye kalkarsanız, ortaya böyle gariplikler çıkar” diye eleştirmiş. Oysa giz yelkeni, giz yelkenli arma tabiri birçok eski kaynakta var. Eski Türkçe eserleri bir tarafa bırakalım, örneğin Ahmet Rasim Barkınay’ın Türkçeden İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye Gemicilik Lügatı’na (Barkınay, 1947) baktığınızda gaff sail karşılığı olarak “giz yelkeni, randa yelkeni” tabirlerini görürsünüz.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, bir denizcilik teriminin yanlış olması, yoruma, tartışmaya açık olması, yaygın kullanımı, eski kullanımı, yerel kullanımı… farklı şeylerdir. Aynı anlamı veren farklı kullanımlar da olabilir, bunlar yanlış değildir, çünkü ayrıntı dilin zenginliğidir. Örneğin Bodrum köylerinde  cıvarna karşılığı kullanılan “bayır depmesi” bu açıdan hoş bir örnektir. Denizciliğin ve deniz biliminin çeşitli yönleri üzerine çok sayıda kitap ve makalesi bulunan (örneğin 1947’de tercüme ve telif basılmış eser sayısı 23), başka bir deyişle “denizlere epey su taşıyan”, çağdaş deniz haritacılığının öncüsü bahriye subaylarından Ahmet Rasim Barkınay’ı dolaylı da olsa “komik, garip” gibi nitelemelerle anmak pek yakışık almaz. Burada tartışma zemini ve uslubuna da dikkat çekmek isterim. Örneğin yazıda “randa/giz ” konusundaki eleştiri, kullanımın yanlış olduğunu ima eden ‘komiklik’ ‘gariplik’ nitelemelerine değil de, yaygın kullanımın randa olduğu temeline dayansaydı, milli yelkencilerimizden Orkun Soyer’in çevirdiği sözlüğün (Dear/Kemp, 2000)  editörü ve redaktörü olarak ben de kendisine hak verebilirdim.

Kestirme Hükümler ve Kaynaklar

Bir terim, dile nereden, ve nasıl girdiğine de bağlı olarak, farklı kaynaklarda farklı anlamlarda kullanılabilir. Bu nedenle sadece bir kaynağa dayanarak, hele hele kendi eski kaynaklarımıza hiç bakmadan,  kesin hüküm vermek zordur. Oysa “Tekne Tipleri” yazı dizisi böyle birçok kesin hükümle dolu.

Örnek olması açısından yazı dizisinde eleştirilen “tam armalı” teriminin izini sürelim: Eleştirilerinden birinde (Tekne Tipleri, 3) adaşı Yücel Sügen’in kitabı (Kaptanın Kılavuzu, Sügen, 2003;)  için  “60. sayfada ‘Tam Armalı Gemiler’ diye bir bölüm var ki anlayan beri gelsin! Herhalde İngilizce’si “full rigged”…olan kelimeyi tercüme etmek istemişler. Bu tanım aslında bizde tam karşılığı olmayan, ticaret rüzgarlarını kullanarak kıtalar arası sefer yapan, 3-5 direkli, kabasorta armalı clipper veya barko’lara verilen isimdir…Björn Landström’ün The Ship adlı eserinde ‘fullrigged’ tipi yelkenlilere örnek olarak Cutty Sark, yani bir Clipper gösterilmiştir. Yoksa armanın tamı yarımı olmaz. Ya vardır ya yoktur…” diyor.

Oysa bizde “tam karşılığı olmadığı” iddia edilen bu terim eski kitapların çoğunda, sözlüklerde -hatta yazıda referans olarak kullanılan kitaplarda!- var ve üstelik farklı bir biçimde de kullanılıyor. Nutki (1903; 1917), Baran (1939), Burak (1942), Gürçay (1943), verebileceğim birkaç örnek. Ayrıntısına girmeden sadece direk sayısı açısında durumu özetleyeyim. Nutki’nin Eski Türkçe kitaplarını bırakıp söz ettiğim diğer kaynaklara  baktığımızda örneğin Gemici Dili sözlüğünde “Tam Armalı: Direklerinin hepsinde seren yelkenleri bulunan gemilere denir” ve tam armalı gemi sayfalarca şekille açıklanır. (Gürçay, 1943, sayfa 363-372) ; Hayri Baran Gemicilik kitabında (Baran, 1939, 2. cilt, sayfa 323 vd.) tam armalı yelkenli gemiler başlığı altında bunların “nevileri”ni anlatır: barko, gulet, uskuna, brik, brigantin… ve tam armalı tabirini “bütün direkleri serenli ve seren yelkenli olan” kabasorta tekneler olarak açıklar.

Köyağasıoğlu’nun yazı dizisinde temel referanslardan biri olarak kullandığı bir diğer kitapta   “tam armalı” kalyonlara öncülük eden 3 direkli karaka resmi yer alır (Güleryüz, 2004, sayfa 56).Yine yazıdaki referanslardan bir diğerinde tam arma, kabasorta arma karşılığı olarak verilir (Kademoğlu, 2000, sayfa 416).

Kısacası eski kullanımlarda direk sayısına bakmaksızın bir tanım söz konusudur. Oysa Nutki’nin, bu tanımlara kaynak teşkil eden Eski Türkçe yazılmış kitaplarının önsözünde (Nutki, 1903; Nutki 1917) yararlandığını belirttiği önemli kaynak kitaplarda (Paasch, 1885; Paasch,1890) tam armalı teknenin direk sayısını kesinlikle üç olarak belirtir. Buna karşın günümüze ait kimi sözlüklerde “tam armalı” terimi (ör.Smith&Moore, 2000) 3 ve daha fazla direkli, kabasorta armanın bir türü olarak da kullanılır.

Yukarıda da belirttiğim gibi; terimin kullanımının dile giriş koşullarına bağlı olarak değiştiği söylenebilir. Bu bilgiler yabancı dillerdeki referans kaynaklarla da  çelişebilir ama bu sizin ülkenizdeki kullanımın farklı olduğu (yukarıdaki örnekte olduğu gibi daha geniş bir anlam içerdiği…) gerçeğini değiştirmez. Üstelik eski kaynakların çoğu döneminin “eğitim” kitabıdır. Örneğin Hayri Baran’ın Gemicilik (1939) kitabı bir eğitim kitabıdır ve Baran o yıllarda deniz ticaret filosuna kaptan yetiştiren “Yüksek Denizcilik Ticaret Mektebi” gemicilik “muallimi”dir.

Peki, bir terimin böylesine farklı kullanımını nasıl değerlendireceğiz? Bu durumu yazılı/sözlü kullanımın farkını gösteren bir başka örnekle birlikte değerlendirmekte fayda var. Yüzyılın başında günümüz yelkenli tekneleri halk arasında armasına bakılmaksızın “kotra” olarak adlandırılırdı. Zamanının kimi kitaplarında da armanın ne olduğuna bakılmaksızın (cutter, yawl, sloop…) aynı şekilde kullanıldı, hatta “kotracılık” diye bir terim de sözlü ve yazılı dile o zamanlarda yerleşti. Muhammed Mihri’nin “Kotracılık” (Mihri, 1899) kitabı buna örnektir. Günümüzde de o dönemi bilen birçok insan kotra terimini kullanır. Örneğin Köyağasıoğlu’nun Yelken Dünyası’nda  hüzünlü hikayesini anlattığı Yıldız kotrası, kotra (cutter) değil, yazıda da belirtildiği gibi yavl (yawl) idi. Özetle, yazı dili açısından bakıldığında bütün bunlar “doğru”, “yanlış”, “uydurma” “yutturma” değil, sadece veridir.

Naviga, Ekim 2005

Uskuna  ile Gulet Aynı Tip Yelkenli mi?

Köyağasıoğlu çeşitli kaynaklardan yola çıktığı yazı dizisinde “…uskunalar ile guletler aslında aynı tip yelkenlilerdir” ve “gulet kelimesinin İngilizce karşılığı kesin olarak schooner”dır sonucuna varmış. Bu kesin hükümden yola çıkarak  uskunalarla ilgili birçok kaynaktan bilgi aktarıp,  guletle uskunanın özdeşliğinden söz etmek bence fazlasıyla genelleyici bir yaklaşım.

Tekne tiplerinin anlatıldığı, tanıtıldığı bir kitapta teknelerin tipik temsilcilerinin yanında benzerliklerine, farklılıklarına, aykırılıklarına… ilişkin birçok örnek görebilirsiniz. Örneğin 750 tekne tipinin, 600 çizimle tanıtıldığı resimli bir ansiklopedik kitapta (Blackburn, 2003) 20 ayrı tip uskuna anlatılmaktadır.

Tekne tarihi düşünüldüğünde, her teknenin bir sonraki veya bir başka tekne tipi için bir model olduğu söylenebilir. Birçok faktöre bağlı olarak tekne tipleri zamanla değişir, farklılaşır, ya da kimi temsilcileri “tipik” olarak kalır. Kıyı ticareti, balıkçılık, personel ihtiyacı, hız, malzeme, araç-gereç, teknik, yapılacak iş, seyir mesafesi, deniz durumu, maddi imkânlar… gibi birçok faktör tekne tiplerinin gelişiminde etkilidir. Donanmada kullanılan guletten, taşımacılıkta kullanılan koster işlevi gören gulete, oradan tur/gezi teknesi amaçlı, turizmde kullanılan gulete geçişte tekne formunun nasıl ve ne zaman değişip geliştiğinin, farklılaştığının (örneğin bir direkli guletin…) izini sürebilmek için bu tür ayrıntılara hakim akademik disiplinle yapılan çalışmalar (tarihi, sosyolojik, arkeolojik, etimolojik…) çok önemlidir. Osman Kademoğlu’nun Denizin Güzelleri gibi yüze yakın tekne ‘inşaiyecisiyle’ yapılmış “sözlü tarih” çalışmaları da kaybolan bilgileri kayıt altına alan önemli kaynaklardır.

Yazı dizisinde ağırlıkla Güleryüz’ün kitabındaki (Güleryüz, 2004) uskuna ve gulet tanımlarından yola çıkarak uskuna ile gulet özdeşliğine ulaşılıyor ama, Güleryüz’ün çalışması akademik bir çalışma değil, çok güzel tekne çizimlerinin yer aldığı, hayli sınırlı kaynaklara dayalı bir araştırma.

İdris Bostan, Osmanlı Arşivi, Deniz Müzesi Arşivi, Topkapı Sarayı Arşivi gibi, tamamen tarihi arşiv belgelerine dayanarak hazırladığı Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri, (Bostan, 2005)  kitabında donanmadaki guleti, brikten küçük iki direkli, hafif donanımlı yelkenli gemi olarak tanımlıyor. “1825’te İskenderiye Limanı’nda ikmal yapan Osmanlı donanması arasında 3 gulet bulunmaktadır. 1831’de Antalya’da inşa edilen bir guletin teknesi tamamlandığından Fecr-i Sadık adlı bir brik ile gerekli asker ve malzemeler gönderilerek donanımı tamamlanmıştır” (Bostan, 2005 s. 397). (Bkz. Şekil 2: Gulet ; Bostan, 2005 s.397)

Bostan’a göre uskuna, pruva direği kabasorta, grandi direği sübye donanımlı iki direkli yelkenli savaş gemisidir. 1831’de Osmanlı Donanması’ndaki bir uskunanın 16 topu ve doksan mürettebatı vardı. Uskuna ile ilgili bilgileri yine Bostan’dan aktarmayı sürdürelim:

“1815 Mora’da çıkan  isyanı bastırmak için asker gönderilmesi gerektiğinde diğer gemilerle birlikte bir de uskuna yola çıkmış.”

 “1824’te isyan eden İpsara Adası isyanının bastırılmasında adalılara ait 16 uskunaya el konmuştur.”  

“1834’te Aynalıkavak’ta yapılan bir uskunaya ad verilmesi için padişaha liste sunulmuş, 1842’de üç ambarlı Selimiye kalyonu feshedildiği zaman  enkazından bir uskuna yapılmasına başlanmıştır. 1846’da Osmanlı donanmasında Nev-eser adlı bir uskuna, 1848’de ise mürettebatı 78-128 arasında değişen 3 uskuna bulunuyordu” (Bostan 2005, sayfa 394).

Hayri Baran, (Baran, 1939) Gemicilik kitabında yelkenli tekne tiplerini anlatırken guletle uskunanın farkını gayet açık vurgular. Baran’a göre: “gulet gemisinin yalnız pruva direği serenli ve seren yelkenli olup (yani tam armalı…) diğer direkleri randa ve pik yelkenli ve ayrıca… velena yelkenleri de bulunan teknelerdir. Bunlarda 3 veya daha çok direk olabilirse de gulet sınıfına dahil olabilmesi için mutlaka direklerden birinin tam armalı olması diğerlerinde de randa, pik ve velena yelkenleri bulunması gerekir. Bu donanım 2 direkli küçük bir gemide olursa brigantin olur. Uskuna gemisi ise ‘bütün direkleri ana direk ve gabya çubuğu ile beraber iki parçadan ibaret olup, her  direkte bir giz bulunan ve gizin altında randa, üstünde de pik yelkeni olan teknelerdir. Pik yelkeni olmayanlara piksiz uskuna veya İngiliz ve Amerikalıların tabiriyle keleş uskuna (baldheaded schooner)” denir. (Bkz. Şekil 3: Yelkenli Gemi Tipleri; Hayri Baran, Gemicilik, 1939)

Yazı dizisinde, 1600-1700 yılları arasında Cezayir korsanları tarafından kullanılan Osmanlı Donanması’nda da bulunan ‘şebek’lerden söz edilirken “ Bu tarihlerde Osmanlı idaresi altındaki Cezayir’de korsan diye adlandırılan kişilerin, aslında Barbaros Hayrettin ve tayfası olduğu bilinmektedir” deniyor. Bu bilgiler hiçbir tarihi gerçekle uyuşmuyor. Hayrettin Paşa 1546’da ölmüş, söz konusu tarihlerde Turgut Reis, Uluç Reis, …kimse hayatta değil. Osmanlı Gemileri (Bostan, 2005) kitabında Osmanlı donanmasında bu isimle bir tekne (şebek) gözükmüyor (?). Başka bir kaynak 1618’de “Ege’deki Türkler kadırgalardan vazgeçmezken, Afrikalı zencilerin ‘yelkenli gemilerden bir filo vücuda getirdiğine’ işaret ediyor” (Cipolla, 2003)… Genellemeler her  türlü ayrıntıyı gözardı ediyor.

Guletin Karşılığı ve Kaynağı

Köyağasıoğlu, “gulet/ schooner” özdeşliği iddiasını güçlendirmek için  “…The Lingua Franca in the Levant adlı eserde ise gulet kelimesinin İtalyanca’da ‘goletta’, Arapça’da ‘galyün’, Rumca’da ‘galeria’, Türkçe’de ise ‘kalyeta’ olarak geçtiği anlatılır” demiş. Herhalde bir yanlışlık olacak, zira The Lingua Franca’da (H.R.Kahane&Tietze, 1988) hiçbir yerde Türkçe ‘gulet’ tabiri geçmez ve Arapça ‘galyün’ kalyon karşılığı olarak anlatılır (sayfa 238-241). ‘Kalyeta’ ise kadırgadan küçük bir tür çektiridir.

İstanbul Liman Başkanlığı da yapmış olan  William A. Thompson sözlüğünde (Thompson, 1892)  daha sonraki başka birçok kaynak gibi (örneğin Barkınay, 1947) guletin İngilizce karşılığını “brigantine” olarak verir ki bence de daha uygundur. Thompson bu sözlüğü   hazırlanırken  Türkçe bölümüne bahriye subaylarından Ziya Efendi, Saffet Efendi, Ali Efendi de katkıda bulunmuş.

Gulet kelimesinin kökenini iki farklı kaynak Fransızca değil İtalyanca olarak verir. Bir etimolojik çalışma olan Sözlerin Soyağacı’nda (Nişanyan, 2002) kelimenin kökeni İtalyanca’dan ayrı bir dil sayılan Venedik lehçesine dayandırılır ve  kelimenin Venedik lehçesindeki yazılışının  goléta, modern İtalyancada ise goletta olduğu belirtilir. Sözlükte ikincil bir kaynak olarak  Fransızca goélette kelimesi (deniz kırlangıcı değil, balıkçıl kuşundan türetme) gösterilirse  de  kitabın arkasındaki “dillere göre tasnif” listesine göre de  Fransızcaya Venedik lehçesinden geçtiği görülür.

Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü (Pakalın, 1971), denizcilikle ilgili Eski Türkçe kaynaklar da taranarak hazırlanmış bir sözlük olması nedeniyle, özellikle denizcilikle ilgili konularda iyi bir başvuru kaynağıdır. Sözlükte ‘Brik’ tarzında ve ondan küçük iki direkli gemi olan guletin İtalyanca ‘guletta’dan geldiği ve bunlara aynı zamanda “uskota” da dendiği belirtilmektedir.

Tekneyi Tanımlama

Köyağasıoğlu ilk yazısında, ‘aynakıç’ teknelere ‘keç’ denmesini garipseyip, bu teknenin gövdesiyle tanımlanmasını olumlarken, ikinci yazısının sonunda guletlerden söz ederek “bu teknelerin gövde şekillerine göre sınıflandırılıp adlandırılması, bence çok yanlış bir değerlendirmedir. Dünyanın bütün denizlerindeki yelkenliler armalarının şekliyle tanımlanırken, bizim kendimize özgü sıfatlar kullanmamız ne derece doğrudur” demektedir. Kaldı ki, yazısında kullandığı  referanslarından Kademoğlu, guletin armayla ilgili bir tabir olduğunu belirtirken 230. sayfada da Yücel Köyağasıoğlu’nun ağzından şu tanımı aktarır: “Büyük direk arkada, kısa direk önde olursa gulet olur. Gulet tabiri armayla ilgili bir tabirdir.”

Naviga, Ekim 2005

Esere ve Yazara Saygı

Köyağasıoğlu, yazı dizisinde yabancı eserleri yazar ismiyle verirken, Türkiye’de basılmış kitapların yazarlarının isimlerini, çoğunu (Güleryüz ve Kademoğlu hariç) zikretmemiş.  

Yazı dizisinde sıkça söz edilen ve karalanan, ancak yazar ismi ve kitabın niteliği konusunda tek söz dahi edilmeyen, kaptan Yücel Sügen’in (eski baskılarda  Süygen) eseri “Kaptanın Kılavuzu”, uzun yıllardır  denizcilerce kullanılan önemli bir kaynaktır. Bilmeyen okuyucular için belirteyim ki, ilk baskıları (Denizcinin Kılavuzu, Yücel Süygen-Necmettin Akten, İst. 1980) yaklaşık 400 sayfa olan ve zamanla eklenen yeni bölümlerle sayfa sayısı arttırılan 900 sayfalık bir kitapta tekne tipleri ile ilgili bölüm birkaç sayfadan ibarettir.

Yazar ve kitap hakkında bilgi vermemek ve çoğunlukla haklı da olunsa bir kısım  yanlışlardan yola çıkarak okuyucuda kitabın geneli de böyleymiş gibi bir kanıyı uyandırmak en hafif deyimiyle haksızlık, emeğe saygısızlıktır.

Ayrıca makale yazarı bunu yapsa bile dergi editoryalinin yazar ve kitap hakkında küçük bir dipnot düşmesi de işin adabı gereğidir.

Aynı  gereklilik, 1500 maddenin ve 170 şeklin yer aldığı, A’dan Z’ye Yelkende Denizcilik Terimleri (Dear/Kemp, 2000) ve  Türkçe- İngilizce dizin eklenmesiyle “On Dilde Yatçılık Terimleri Sözlüğü” adıyla Türkiye’de de yayımlanan, Yachtman’s Ten Language Dictionary (Webb&Manton, 2003) için de geçerlidir.

Köyağasıoğlu, yazar ismi vermeyip üstelik “yabancıların hazırladığı” bilgisiyle sunduğu eserlerden biri de muhteşem etimolojik çalışma The Lingua Franca in The Levant’tır. Ocak 2004’te kaybettiğimiz ünlü Türkologlardan Andreas Tietze bu eseri Romanistlerden Henry ve Renée Kahane ile birlikte hazırlamıştır (1950-1954). Uluslar arasında anlaşma aracı olarak kullanılan dil anlamına gelen “Lingua Franca” sözlüğü, Akdeniz uluslarına ait kalabalık bir kelime haznesini etimolojik olarak verir.

‘Yabancılardan’ Andreas Tietze (Türk eşinin ona verdiği adla Ali Tietze) bütün Türk lehçelerine aşina, 12 dil bilen, bir Türk dili sevdalısıydı. Hayatını Türkolojiye adayan bu büyük Türkoloğun Karagöz, Türk Edebiyatı , Türk Folkloru ve  Bilmece, Türkçe Dilbilgisi, Sözlük…başta olmak üzere onlarca alanda uluslararası referans olan sayısız çalışması vardır. “Hayatının elli yılını, hayalini kurduğu Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı için malzeme toplamakla geçiren Prof. Tietze birçok kitap, gazete taradı, not tuttu ve yıllarca fiş biriktirdi.” (Önder, 2004) . Türkiye Türkçesinin en kapsamlı etimolojik sözlüğünü hazırlayan büyük Türkolog Andreas Tietze, vefatına kadar üzerinde çalıştığı bu büyük eserinde S harfine  kadar gelmişti ancak A-E harfini içeren ilk cildini yayımlayabildi (Tietze, 2001). (Bkz. Şekil 4: Tietze’nin ilk cildini yayımlayabildiği çalışması)

Köyağasıoğlu’nun, kaynak kitap yazmaya kalkışmadan önce The Lingua Franca’nın incelenmesini isteyip, “körü körüne tercüme yapmak yerine bir eser nasıl hazırlanır, belki anlarlardı” diye  ilave etmesi aslında pek de uygun bir örnek değil. Çünkü Tietze’nin eseri, taradığı kaynaklara dayalı etimolojik bir çalışmadır; kaynaklara göre farklılıklar, çelişkiler de barındırabilir. Örneğin Tietze, tırhandil maddesinde (sayfa 585) iki direkli tırhandilden söz ederken, bu kitabı kaynak veren Köyağasıoğlu tırhandiller “iki direkli değildir, o zaman tırhandil olma özelliğini kaybeder” diyebiliyor.

Açık Uçlu Tartışmalarla Zenginleşmek

Tekne sayısı, yelken sporcusu, yelken/yat kulübü sayısı, üretilen tekne sayısı, konuya ilişkin kitap sayısı gibi kriterlerle birlikte düşünüldüğünde, denizcilik kültürünün oluşması, amatör denizciliğin gelişmesi birçok alandaki zenginleşmeyle mümkündür.

Bu zenginleşmenin önemli kanallarından birisi de problemleri ortaya koyan, unutulmuş bilgileri hatırlatan, yeni bilgiler sunan, eleştiren, yol gösteren, açık uçlu tartışmaların yapılabilmesidir. Bunun için de tartışma zemini önemlidir. Belirtmem gerekir ki “yutturmak”, “uydurmak”, “inciler dökmek” gibi benzetmelerle dolu, kimi zaman farklı bir kullanımı küçümsemeye, alay etmeye, anormalleştirmeye çalışan bir eleştiri herhangi bir kitabı tartışmanın yolu olarak da görünmüyor.

Derdi anlatıp paylaşabilecek insanlar bulmak zordur. Yücel Köyağasıoğlu’nun üç sayı süren “Tekne Tipleri” yazısını bu açıdan önemsedim. Yoruma açık, tartışmaya açık, yanlış bildiğimiz ya da kullandığımız konuları ve terimleri ortaya döküp, sağırlar diyaloğuna çevirmeden tartışabilirsek, denizcilik kültürünün zenginleşmesine, bir nebze de olsa, katkımız olur umarım.

Kaynakça:

*Baran, 1939: Gemicilik, Hayri Baran 2 cilt, Halk Basımevi, İst.1939.

*Barkınay, 1947: Gemicilik Lugatı, Ahmet Rasim Barkınay, İst. 1947.

*Bluckburn, 2003: The Illustrated Encyclopedia of Ships&Boats, Graham Blackburn, Londra-Newyork, 2003.

*Bostan, 2005: Osmanlı Gemileri, İdris Bostan, Bilge Yay., İst.2005.

*Burak, 1942: Gemicilik Kitabı, 2 cilt, İstanbul 1942.

*Cipolla, 2003: Yelken ve Top, Carlo M.Cipolla, Kitap Yay. İst. 2003.

*Dear&Kemp, 2000: A’dan Z’ye Yelkende Denizcilik Terimleri, Ian Dear &Peter Kemp çev. Orkun Soyer, Kropi Yay. İst. 2005.

*Güleryüz, 2004: Osmanlıda Yelken, Ahmet Güleryüz, Denizler Kitabevi, İst.2004.

*Gürçay, 1943: Gemici Dili, Lütfi Gürçay, İstanbul 1943.

*H.R.Kahane&Tietze, 1988: The Lingua Franca in the Levant, Henry/Renée Kahane & Andreas Tietze, ABC Yay. İst.1988.

*Kademoğlu, 2000: Denizin Güzelleri,  Osman Kademoğlu, İst. 2000.

*Mihri, 1899 : Kotracılık-Mübtediler İçin-(Yeni Başlayanlar), Muhammed Mihri, İst., 1899.

*Nişanyan, 2002: Sözlerin Soyağacı, Sevan Nişanyan, Adam Yay. İst. 2002

*Nutki, 1903: Istılahat-ı Bahriye (Denizcilik Terimleri), Süleyman Nutki, İst. 1903.

*Nutki, 1917: Kamus-ı Bahri (Denizcilik Sözlüğü), Süleyman Nutki, İst.1917.

*Thompson, 1892:  Hand-book of Nautical Terms, English, Italian, French and Turkish, William A. Thompson, İst, 1892. Tıpkıbasımı Turmepa, İst.1995.

*Tietze, 2001: Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı, Andreas Tietze, cilt 1, Simurg Yay., Wien-İst. 2001.

*Önder, 2004: Andreas Tietze’nin Biyografisi Üzerine Bir Deneme, Toplumsal Tarih, Şubat 2004. Tietze ile ilgili verdiğim bilgiler için aynı sayıdaki Mehmet Ölmez ‘A.Tietze’nin Ardından’ yazısından da faydalandım.

*Paasch, 1885: Illustrated Marine Dictionary (or.From Keel to Truck), Antwerp 1885 (1997).

*Paasch, 1890: Illustrated Marine Encyclopedia, Henry Paasch, Antwerp 1890 (1977).

*Pakalın, 1971: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü Mehmet Zeki Pakalın, Milli Eğitim Basımevi, İst. 1971.

*Simith&Moore, 2003: Sailing Language, E.Dunlap Smith&Thomas R. Moore, Sheridan House, Newyork, 2003.

*Sonman, 2003: Su Yolunun Dilberleri, Terry Sonman, İst.2003.

*Sügen, 2003: Kaptanın Kılavuzu, Yücel Sügen, İst. 2003.

*Webb&Manton, 2003: 10 Dilde Yatçılık Terimleri Sözlüğü, Barbara Webb, Michael Manton & CA, Türkçe Bölümleri: Ahmet Muhittin Öney ve Hasan Kaçmaz, İletişim Yay., İst.2003.

*Yakay, 2004: Kdz.Ereğli’de Tersaneciliğin Tarihi, Sinan Yakay, Ereğli, 2004.

(Naviga, Ekim 2005)

Similar Posts

  • Denizcilik Şişerken Problemleri Tartışmak

    Yazı, Pekin Olimpiyatları (2008) dolayısıyla spor kültürü, skor kültürü lumbozundan sorular sorup, denizciliğin gelişmekten çok şiştiğini tartışırken, çıkış yolları arıyor.

    Hürriyet’te Temuçin Tüzecan “Pekin Olimpiyatları’nın ardından Türkiye Yelken Federasyonu tartışılmalı” (Orsa, Hürriyet 30 Ağustos, 2008) başlıklı bir yazı yayımladı. Yazısında özetle, başarısızlığın spor yönetiminden geldiğini, yelkene ilginin arttığını, alınan teknelerin içinde yelkenli oranının, örneğin Amerika’nın dahi üzerinde olduğunu, bunun da yelken sporcusu aday havuzunun büyümesi demek olduğunu belirtiyor ve çözüm de öneriyordu: “Yelken Federasyonu’nun bu haliyle lağvedilip, İngiltere’de olduğu gibi deniz üzerinde teknecilikle uğraşan tüm amatörlerin örgütünü oluşturmak.” Bu yapının federasyona sürekli bir gelir kaynağı yaratabileceğini ve bunun da akılcı bir spor eğitim programı oluşturmakta kullanılabileceğini de ekliyordu.

    Yazısındaki birçok görüşe uzak durmama, katılmamama rağmen Tüzecan’ın Orsa köşesindeki yazısını denizciliğin, sporun tartışılması ve yaygınlaştırılması açısından önemsedim. Çünkü bu ülkede herhangi bir problemi enine boyuna tartışabilmek oldukça güç.

  • |

    Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin…

    “Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin…” üst başlığıyla yer alacak dosyadaki yazılarda, baskın denizcilik algısını, anlayışını sorgulayacak, kimi eski dergi/gazete sayfalarında kalmış, kimi yakın tarihli, kimi yeni yazılmış ya da yazılacak:
    ● amatör/sportif denizciliğin ne olduğunu gösteren, hatırlatan, vurgulayan, açıklayan…
    ● olan-biteni amatör/sportif denizciliğin süzgecinden geçiren,
    ● amatör/sportif denizciliğin sorunları ve değişen/gelişen yüzü kadar nelerin kaybolduğunu da dert edinen…
    ● kültürü pozitif anlamda kullanan, “kültürsüzlük”ten değil, denizcilik kültürünün canlı olmayışından söz eden, bunun nedenlerini araştıran,
    ● denizcilik, yani deniz/tekne/insan ilişkisinin amatör/sportif yönünün izlerini denizcilik mirasında, denizci varoluş tarzında araştırıp, suüstüne çıkarmaya çalışan, geçmişimizin çok kültürlü, renkli karakterini veri alan, hikâyelerini anlatan;
    yazılara öncelikle yer verilecek.
    Şimdilik eski kaynaklardan aktarmayı düşündüğüm yazılmış veya taslakları hazır yeni yazıların başlıklarını/konularını kabaca şöyle sıralayabilirim (alfabetik):

  • Denizcinin Günlüğü Hangi Denize Açılır?

    Denizcinin Günlüğü yıllık olarak 5 sene yayımlandı (2006, 2007, 2008, 2009, 2010-ADF Yayınları). Denizcilik kültürünü besleyecek bir kanal olarak ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu üyesi kulüplerin, kulüp üyelerinin, yöredeki denizcilerin yastık altındaki resimlerini, notlarını, hikâyelerini, söyleşilerini aktarmak hedeflenmişti ama böyle bir kanal oluşturulamadı ne yazık ki. Bu tür benzer yıllıkların basılması veya amatör sportif denizcilik konulu efemera malzemesine dayanarak ajanda, takvim, foto albümler hazırlanması için çaba gösterilebilir (bu nedenle sahafiye malzeme/mezat takibi önemlidir).

    Denizcinin Günlüğü’ne sığması için kısaltılmış metinleri normal hale getirip, gerekli ekleme/çıkartma ve düzeltmelerle (hatalı yerler de var) elden geçirip bir deniz/denizcilik kültürü yayın (basılı veya dijital) taslağı oluşturmaya çalıştım ama epey işi var.

    Yazılı kaynaklarımız oldukça sınırlı olduğu için ne yazık ki önceki kuşakların denizcilikle ilgili öykülerini/hikâyelerini, bilgilerini bil(e)miyoruz, araştırmıyoruz dolayısıyla geleceğe aktaramıyoruz. Tabii ki bu tür araştırmalar farklı bir ilgi, hayli emek/çaba/zaman gerektiriyor, bu yapılmayınca yeri/boşluğu kolayca benzer konulardaki çeviri makale bolluğu ile doldurulmaya çalışılıyor!…

    Denizcinin Günlüğü 2010’da yer alan Denizcinin Günlüğü Hangi Denize Açılır? yazısı Günlüğün haritası bir bakıma. Günlükteki yazıları “yazdıklarım” ya da söylettiklerim yani seçmelerim olarak ayırabilirim. Yazdıklarımda ilk defa günlüklerde yayımlananlar yanında daha önce yayımlanmış yazılardan özetler de yer alıyor.

  • |

    Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)

    Sunuş: Osmanlı’da amatör-sportif denizciliğin izleri: Deniz Yarışları / Sezar Atmaca

    Siteyi takip edenler bilir ama bilmeyenler için tekrar edeyim: “amatör-sportif denizciliğin yeterince araştırılmış, yazılmış bir tarihi yok bu nedenle denizcilik, yani deniz/tekne/insan ilişkisinin amatör/sportif yönünün izlerini denizcilik mirasında, denizci varoluş tarzında araştırıp, suüstüne çıkarmaya çalışan, geçmişimizin çok kültürlü, renkli karakterini veri alan, hikâyelerini anlatan” yazılara da yer vermeye çalışıyoruz.

    Osmanlının son dönemi ile cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin yayınları, arşiv kaynaklarını tarayarak hazırlanmış “kaynak değeri” olan akademik araştırmalar amatör-sportif denizcilik tarihi için yeni/önemli bilgiler sunabiliyor.

    Osmanlıdan gelenin, kalanın, kaybolanın, yok olanın izlerini Bengi Su Ertürkmen Aksoy ve Neşe Gurallar’ın “İstanbul Gemicilik Şenlikleri…” yazısından sonra 1913’te 33 gün arayla Moda Koyu ve Beykoz sahilinde düzenlenen deniz yarışlarını anlatan Ayşe Zamacı’nın “Osmanlı Spor Tarihine Bir Katkı: Moda ve Beykoz Deniz Yarışları (1913)” (Tarih ve Günce, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi Sayı: 9, 2021 / Yaz, s. 159-188) başlıklı yazısıyla sürüyoruz.

    Balkan savaşlarından yeni ve yenik çıkılmış bir dönemin atmosferini ve sorunlarını özetleyip, dönemin önde gelen siyasi şahıslarının himayesinde

    moral verici kentsel bir sosyal etkinlik olarak düzenlenen Moda ve Beykoz yarışlarını arşiv belgelerine, süreli ve basılı yayınlara dayanarak aktarıyor Ayşe Zamacı.

    Hamidiye ve yabancı savaş gemilerinin yer aldığı bir ortamda Moda ve bir süre sonra Beykoz’da yapılan yarışlar… Gelirin, yarışı düzenleyen sosyal yardım cemiyetlerine bırakılması, biletli seyirci uygulaması ve seyirci için ek vapur seferlerinin konulması… Tamamı yapılamasa da her türlü kik, kayık, kancabaş, filika, sandal, futa, kotra ve motorun dâhil olduğu (ayrıca yağlı direk, yüzme, halat çekme vb. müsabakalar) Moda’da 29, Beykoz’da 24 kategoride yapılan yarışlar… Düzenleyici/katılımcı profili, kayık yarışlarının geçmişi, yarış programları, tekne tipleri,  izleyiciler, kulüpler, İdman Mecmuası’nda yer alan Moda yarışı organizasyonu/yönetimi ile ilgili dozu yüksek eleştiriler, İngiliz yat kulübünden (Khalkedon Racing Club) ödünç aldıkları teknelerle yarışan öğrenciler, yarışlarla ilgili 10 fotoğraf…

    Arşiv belgelerinde, Tanin, Tasvir-i Efkâr, İdman Mecmuası gibi zamanın gazete ve dergilerinde yer alan bilgilerin/fotoğrafların günümüze aktarılmasını sağlayan değerli çalışması ve yayımlanma izni için Ayşe Zamacı’ya teşekkürlerimizle…

  • Sadece Bir Amatör Denizcinin Değil, Amatör Denizciliğimizin de Hikâyesi…

    Geçen yıl Kader kotrasının harap halde “sahibinden.com” adresinde satışa sunulduğunu görünce denizcilik tarihinde önemli bir yeri olan bu tekneye sahip çıkılması dileğiyle yazdığım yazıda (Ocak 2022) bu konuda yeni bilgilere ulaştığımı, ayrıntılarını daha sonra aktarmaya çalışacağımı belirtmiştim. Biraz geç de olsa önce, bürokrasi engelledi diye bilinen hikâyeyi değiştirebilecek yeni kaynakları/tartışmaları aktarıp, son bölümde de bu bilgiler ışığında rüzgârın neden aniden Sinan Everest aleyhine döndüğünü değerlendirmeye/yorumlamaya çalışacağım.

    Sinan Everest’in başına gelenler sadece bir amatör denizcinin değil, bir bakıma amatör denizciliğimizin de hikâyesi…

  • İçinde Tuzla ve Tersane Kelimeleri Geçmeyen Yazılar

    Yazı tersane bölgelerindeki kazaların/iş koşullarının neden en ufak bir şekilde denizcilik/yatçılık dergilerinde yer almadığını sorguluyor (2008). Giderek artan teknelerin muhteşemliği veya üreticilerin “başarısı” ile dolu haberlere rağmen bu konudaki “sessizlik”  günümüzde de sürüyor.

    İster özel tekne üretsin, ister gemi buradaki durumun vehametini kamuoyuna ulaştırmak, bu konuda hazırlanmış raporları okuyuculara duyurmak, mümkünse “tarafların” görüşlerini aktarmak, gösterime giren belgeselin haberini vermek, yani “insan hayatı” konusunda denizcilik dergilerinden hassasiyet beklemek nafile midir? Çalışma ekonomisi uzmanı 110 öğretim üyesi “Tuzla’daki ölümlere seyirci olmak istemiyoruz. Biz katkıya hazırız.” (Radikal 15.06) derken dergilerin de katkıda bulunacakları bir “seviye” yok mudur?

    En iyi ihtimalle söylersek bu konudaki empati yokluğunu, temassızlığı, kaygısızlığı, soğukluğu, seyirci kalmayı neye bağlayabiliriz? Olan-bitene ilişkin hiçbir insani endişe ve sorumluluk taşımayan, sadece tüketime kıymet veren  bir duruş mudur bu?

    Denizcilikle, teknelerle ilgili onca haber içinde (malzeme, teknoloji, üretim) bunca tekneyi yapan emeğin, insan hayatının  malzeme, alet-edevat,  ekipman,  yarış… kadar değeri yok mudur? Denizcilik Bayramı (1 Temmuz) kutlamalarında denizcilikteki gelişmelerden söz ederken bunları da hatırlayan (yazılar) çıkar mı?