|

Sadun ve Oda Boro’nun Anısına…

Sezar Atmaca

Denizcilik Alfabesi, Sezar Atmaca, İletişim Yay. 2017

“1960’ların ikinci yarısında Sadun ve Oda Boro’nun (ve Kanarya Adaları’nda aralarına katılan Miço’nun) 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları ve Pupa Yelken kitabı ile ölümsüzleşen dünya turu serüveni (1965-68) ülke çapında büyük ilgi gördü, yankılandı ve denizseverler için sembol haline geldi. Borolar’ın dünya turunu gerçekleştirdiği yıllarda dünya turu yapan tekne sayısı onlarla ifade ediliyordu. Günümüz imkânlarıyla karşılaştırıldığında seyir hayli zorlayıcıydı, tehlikelerle/belirsizliklerle doluydu. Elektronik seyir aletleri yoktu, sadece pusula, sekstant ve kâğıt harita vardı, haberleşme kısıtlıydı. Ancak Borolar’ın kısıtlı imkânlarla gerçekleştirdikleri seyahat sadece bir denizcilik başarısı değildi, seyir boyunca Hürriyet gazetesinde de yayımlanan anıları kapalı bir toplumun gözünü ‘dünyaya açtı’. Necati Zincirkıran ‘Barbaros Hayreddin Paşa’dan sonra hiçbir Türk denizcisi Sadun Boro kadar sevilmedi ve tanınmadı’ der.”

Hiçbir yardımı dokunmayan müesseseler…

1952’deki ilk Atlantik geçişi sonrası uçakla yurda dönerken Atlantik Okyanusu üzerinde Ayyıldız bayraklı “kendi kotramla bu sulara döneceğim” diyen Sadun Boro, dünya turu yapabilecek bir tekne yapımı için o yıllarda Beden Terbiyesi, Denizbank ve gazetelere başvursa da hiçbir cevap alamaz. Sadun Boro, Pupa Yelken’de seyahatin mali yönünü açıklıkla anlatır: Hürriyet gazetesinin kısıtlı da olsa yazı karşılığı madden desteklemeyi kabul ettiğini söyler “…seyahatimiz boyunca yegâne gelirimiz yazı yazmak suretiyle temin ettiğimiz para idi.” “Hükümet, Beden Terbiyesi, Resmi veya hususi müesseselerin hiçbir yardımı dokunmamıştır.”  

Dolmabahçe’ye doğru

Bir sohbetimizde (10 Ocak 2007, Çarşamba) Hürriyet gazetesinin üç senede verdiği paranın fazlasını seyahat adına düzenlenen bir gecelik balo için harcadığını söylemiş ve hayıflanarak eklemişti: “Çekoslavak malı öylesine kötü ve açısı dar boktan bir makinem vardı ki adam gibi bir fotoğraf makinesi almam mümkün olsaydı bugüne çok iyi bir arşiv bırakabilirdim.”  

Aslında Pupa Yelken’de “Para bitmiş, artık satılacak bir şeyimiz kalmamıştı. Benim eski kotra, Oda’nın çeyizleri, evdeki eşyalar, ne var ne yok çoktan satılmıştı. Hatta 13 yıllık emekli maaşımı bile yakıp, geri almıştım…” diye yaşadıkları maddi güçlükleri yazan Sadun Boro, kısıtlı imkânlarla yaptıklarını sıradan bir şey gibi anlatsa da bu konuda ikilinin yaptıkları/yapamadıkları, çabaları, emekleri, ayrı bir takdiri, başlığı ve değerlendirmeyi hak ediyor.

“Hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu”

Kısmet’in 15 Haziran 1968’de İstanbul’da olacağı neredeyse bir ay öncesinden açıklanır. Çünkü o güne dek seyahate mali yönden hiçbir katkısı olmayan devlet erkânı kendini göstermiş işi “resmiyete” dökerek hazırladıkları karşılama törenlerinin programına göre seyir yapılmasını istemiştir.

Hürriyet gazetesinde üç yıl boyunca kimi zaman birinci sayfadan, kimi zaman tam sayfa yayımlanan Sadun Boro yazıları ve usta gazeteci Necati Zincirkıran’ın yönlendirdiği ilgili haberler büyük bir ilgi uyandırmış, gazetenin tirajı zaman zaman bir milyonu aşmıştır.

Ülkemizde alanında bir ilk olan bu seyahatin gördüğü büyük ilgiye, sevgiye ve yarattığı heyecana devlet de kayıtsız kalamamış, gazetenin de işbirliğiyle son aşamada olaya el koyarak resmikabullü, resmigeçitli, Osmanlı denizcilerine göndermeli bir program hazırlanmıştır.

Aslında çok farklı derecelerde de olsa kamuoyunun ilgi gösterdiği bazı bireysel ya da kolektif başarıların resmî makamlarca “araçsallaştırılması” evrensel bir olaydır.

Kısmet, 17 Mayıs 1968 Cuma günü karasularımıza girer: “O günü Fethiye’ye doğru sahillerimizi doya doya seyrederek yol aldık. Kendi limanlarımıza uğramadan Çanakkale’ye çıkmamız bildirildiğinden, maalesef bir yere uğrayamadık.” diye anlatır Pupa Yelken’de Sadun Boro… Ancak 23 Mayıs’ta Rodos’tan ayrılıp Datça sahillerini takip ederken vatan hasreti ağır basar pek de hoşnut olmadıkları “bildirimi” ihlal ederler: “Artık sabrımız tükendi. Yıllardır hasretini çektiğimiz toprakları görüp de erişememenin işkencesine daha fazla tahammül edemeyerek geceyi geçireceğimiz İstanköy’e gitmekten vazgeçtik ve Datça’nın nihayetinde bulunan Deveburnu’nun altındaki sakin koyda, kendi karasularımızda funda demir ettik…”

28 Mayıs akşamı vardıkları Midilli’de bir hafta kalmak zorundadırlar, çünkü “Çanakkale’ye 10 Haziran Pazartesi günü gelmemiz kararlaştırılıp bize bildirildiği için mecburen Midilli’de bir hafta oyalanmak zorunda kaldık.” Bu zaman zarfında da Kısmet baştan aşağı boyanır ve gelin gibi süslenerek törenlere hazırlanır.

“5 Haziran Çarşamba. Bugün saat 11’de Babakale önlerinde Donanmamıza mensup gemilerle randevumuz var.” “…tam Babakale önlerinde şanlı Donanmamıza mensup dört refakat gemisi Kısmet’i ve onun garip yolcularını karşılayıp aralarına aldı.” Kısmet sancak gemisi Koçhisar’a aborda olup, Cumhurbaşkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanının gönderdiği iltifatkâr mesajları alır. “Ayrıca Komodor, Kısmet İstanbul’a varana kadar on gün, bu dört geminin bize refakat edeceğini bildirdi”. …“Üstelik bir de koca dosya verdi bize: Kısmet’in önce Çanakkale, sonra 15 Haziran Cumartesi günü İstanbul’da karşılanma törenlerinin programları…” “…bütün ısrarlarımıza rağmen kararlarından vazgeçirmek mümkün olmadı.” “Hayatımız boyunca böyle protokol ve merasimlerden daima uzak kalmaya çalıştık.” diye yazar Sadun Boro, İstanbul’dan sessiz sedasız ayrıldıklarını “Arzumuz gene aynı sessizlikle dönmek, ayrıldığımız Caddebostan’a gene kimsenin haberi olmadan, hatta bir gece yarısı gelip demirlemekti. Ama artık hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu.” der ve ekler: “Hem saati ve dakikası ile öyle bir program hazırlanmış ki kalın dosyayı okurken dahi bu kadar zahmete katlanıldığı için sıkıldık, mahcup olduk…”

Refâkat filotillası ve pike yapan jetler eşliğinde Bozcaada limanına demir atıp, iki gün burada kalır Kısmet. 9 Haziran’da Çanakkale Morto Koyu’nda büyük bir törenle karşılanır, Sadun Boro annesi ve akrabalarıyla yıllar sonra hasret giderir. Çanakkale’de üstü açık bir jiple, annesi ön koltukta şehrin ana caddelerinde candan bir sevgi seli ile selamlanıp dolaşırlar, sonrasında Orduevi’nde ağırlanırlar.

“Her sahil kasabası, köyü önünden geçerken motorlar, sandallar Kısmet’i karşılayıp etrafını sarıyor, kendi sularından uzaklaşırken onu bir sonraki köyden gelenlere teslim ediyor… Kemer’de, Avşa’da, Ereğli’de birer gece kaldıktan sonra Cuma akşamı, ertesi gün İstanbul’daki programa uyabilmek için 15 mil mesafedeki Ambarlı’da demirledik.” diye anlatan Sadun Boro protokole uymak adına “Bir yandan da son zamanlarda hâd safhaya çıkan ülser sancılarından iki büklüm…” kıvranmaktadır.

İstanbul resmigeçidi

15 Haziran 1968’de Yeşilköy açıklarında Donanmaya mensup iki avcı botu ve bu tarihi ana şahit olmak, yakın olmak isteyen, irili-ufaklı yüzlerce tekne, su fiskiyeleri, düdükler, sahilden sallanan mendiller, en candan sevgi tezahürleri ile karşılanan Kısmet 10:45 sıralarında Selimiye açıklarından geçerken Sarayburnu ve Selimiye Kışlası’ndan top atışları yapılır ve küçük bir Boğaz turundan sonra 11:30’da Dolmabahçe rıhtımı önünde demirler.

Karada da denizdeki gibi mahşeri bir kalabalık vardır, bir ara yağan kuvvetli yağmur bile dağıtamaz bu kalabalığı. Gazeteler tören detaylarını günler öncesinden bangır bangır verince Dolmabahçe rıhtımı kalabalıktan adım atılamaz hale gelir. Bu nedenle Borolar rıhtımdan yola kadar olan 40 metrelik mesafeyi, birkaç kez bayılma tehlikesi geçirip, iki kez de tekneye döndükten sonra aşabilirler. Bu durumu Milliyet “Borolar İstanbul’da Dünya turundan fazla yoruldu” manşetiyle okuyucularına aktarır.

Sadun ve Oda Boro kendilerine tahsis edilen 34 AK 971 plakalı bir Cadillac ile Beşiktaş-Karaköy- Bankalar Caddesi-Tünel-İstiklâl Caddesi yoluyla, “kalyoncuya benzetilmeye çalışılmış, bağrıaçık, takma palabıyıklı iki denizci” eşliğinde çoşkulu kalabalığı aşmaya çalışarak önce Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na ve sonra Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’na Kısmet adına hazırlatılmış çelenkleri koyarak Dolmabahçe rıhtımına döner ve Kısmet’le Fenerbahçe koyuna giderler.  

Sadun Boro “her ânı ömrümüz boyunca hiçbir zaman hatıralarımızdan silinmeyecek bambaşka bir hayal âleminde yaşadık” dediği son on günün hikâyesini Pupa Yelken’de ayrıntılarıyla anlatır.

Boroların “hareket serbestliği” ellerinden alınmamış olsaydı karşılama törenleri/ziyaretler resmikabul/resmigeçit havasında değil de daha şenlikli mi olurdu ya da kamarada kapalı kalan Miço kutlamalara katılabilir miydi bilinmez ama zaten tahmin edilemeyen bir kalabalık neticesi askeri-mülki erkânın başrolde olduğu “ne protokol kalmış, ne de program…”

Barbaros Türbesi anı defterini imzalarken

MEB müfredatında Pupa Yelken

Sadun Boro, Hürriyet’te seyahati anlatan yazıları ve Pupa Yelken için şu değerlendirmeyi yapar: “Genci, ihtiyarı, şehirlisinden Anadolu’nun en ücra yerlerindeki hiç deniz görmemiş insanlara kadar herkes çok büyük ilgi ile, kendi içlerinden çıkmış iki kişinin bu yolculuğunu adım adım izledi.

Bu neşriyatın en önemli yanı ise, denizle hiçbir ilgisi olmayan insanlarımıza denizcilik tohumlarını aşılamış olmasıdır. Zaten Pupa Yelken’i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize, dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onlara engin ufuklara yelken açmayı özendirmek, teşvik etmekti.”

Bu nedenle, herhangi bir şan-şöhret arayışı olmadan, tutku, açık deniz tutkusu, kendine güven ve özgürlük arayışı peşinde bir hayale yelken açan bu insanların Pupa Yelken’de yansıttığı ruhu/havayı hatırlatıp günümüze taşıyacak “Bu Seyahate Neden Çıktım, Kısmet’in Yapımı, Yol Hazırlığı, Vatana Dönüş, Çok Şükür İstanbul” ve devamındaki bölümlerden ders müfredatına girebilecek tarzda alıntılarla hazırlanmış özendiren/merak uyandıran, okuma parçalarının, ya da “Gökova’nın Mecnunu” (Mustafa Pultar, Denizi Yazanlar | Mustafa Pultar | Boro) gibi değerli makalelerin MEB müfredatına/okullara sokulması için çaba gösterilmelidir. “Bir Milyon Amatör Denizci” projesi gibi sudan projeler peşinde koşmak yerine amatör denizciliği gerçekten özendirecek projelere ihtiyacımız var. 

Müzayededen çıkan fotoğraflar

Yazıya serpiştirdiğim İstanbul’daki törenlerden kareler içeren on dört fotoğrafı 4 Şubat 2018’de İstanbul Müzayede’nin müzayedesinden satın almıştım. Siyah-beyaz ve 16×28 cm. ebadındaki bu fotoğrafları kimin çektiğine ilişkin Müzayede açıklamalarında ya da fotoğrafların üzerinde herhangi bir bilgi yoktu. Hürriyet gazetesindeki tören haberleri Haber Ajansı Ekibi ve Çetin Şencan imzalı olduğu için bunlardan biri olabilir, ama ayrıntısını araştıramadım.

Fotoğrafları, 15 Haziran 1968’in bir yıldönümünde, 15 Haziran 2024’te, Sadun ve Oda Boro’nun anısına, bu serüveni kalbinde hisseden, takip eden, bu karşılamaya yakın ya da şahit olabilmek için o çoşkulu kalabalığa katılanlar adına paylaşmak istedim.

Notlar: Pupa Yelken’den yapılan alıntılar, 2. Baskı, Denizler Kitabevi 2003 nüshasından (çoğunlukla s. 367-383 arası). İlk baskıda arka sayfalarda yer alan ilanların yerine 2. Baskıya “yolculukla ilgili gazetelerde çıkan haber ve röportajlar”  eklenmiş. “Gökova’nın Mecnunu” yazısı Mustafa Pultar’ın “Denizin Dili Denizin Yazısı, ADF Yay. 2010 kitabında da yer alır.

Bağlantılı yazı bkz: Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin

İmzalı kartpostal albümü (Hürriyet-Ajans Türk /5 sayfa)
İlk gün kartpostalı (ilk gün zarfı da var)

Similar Posts

  • 1 Temmuz Amatör Denizcilerin Bayramı mı?

    “Amatör denizciliğin gelişiminin önemli göstergelerinden biri her alanda –kurum, mevzuat, dil, yayın, temsilciler, kişiler vb.- gemiadamlarıyla olan farkı ifade edebilecek hale gelebilmektir. Teknenin tanımından, arama kurtarmaya dek amatörlerle ilgili akla gelebilecek her türlü mevzuattaki tanımın gemi adamları/ticaret gemiciliği üzerinden yapılması şüphesiz tesadüf değil. Gemiadamlarının gölgesinden kurtulup onlarla eşit bir konuma gelebilmek, eşit statüde konuşabilmek için çaba yine amatör denizcilere düşüyor. Ama farkın yaratılabilmesi onlardan uzak durmak, onlara ilişkin her şeyi reddetmek demek değil. Tam tersi onları tanımak (örneğin askeri cenahı biliriz de 1848’de Sakız’da denizcilik eğitimi veren sivil Mehmet Çelebi’yi duymamışızdır…) anlamak ve kendimizi, derdimizi anlatabilmek önemli.Olanları sindirerek, sorgulayarak, dirsek temasında bu farkı yaratmak, yaratabilmek gerek. Amatör denizciliğe ilişkin derdimizi anlatacak projeler geliştirmek, kurallar, kurumlar oluşturmak bu farkın yaratılması ve kendimiz olabilmek için zorunlu da.”

  • Samsun’da Deniz Faaliyeti (1945-1946)

    Sunuş: Bir Sahafiye Belge / Sezar Atmaca
    “Samsunda Deniz Faaliyeti” İstanbul’da Sahaflarda bulduğum, 1945-46 eğitim yılında hazırlanmış her sayfası öğrenciler tarafından resmedilmiş bir öğrenci ödevi. Ödev,  15 yaşındaki Samsun Lisesi öğrencisi Hasan Altınörs imzalı ama girişteki “…resimler öğretmenimiz Hasan Kavruk’un teşviki ve gayretleriyle bizim çalışmalarımızın mahsülleri” açıklamasına bakılırsa çizimlerde birden çok öğrencinin katkısı var.*

    Yöresindeki iktisadi/ticari konuları ele alan 1940’lı yıllarda hazırlanmış benzer ödev örneklerine de rastladım. Örneğin Güney illerimizden Mersin’deki (Gilindire, bugünkü Aydıncık) bir kış yolculuğunu anlatan Deniz Seyahati (1944-45) başlıklı ödev de bir arkadaşımın arşivinde yer alıyor. Samsun-Mersin gibi birbirine çok uzak iki ilimizin okullarında benzer ödevlerin hazırlanması 1940’larda bu tür ödevlerin MEB talimatları çerçevesinde yapıldığını düşündürüyor. Eğer öyleyse benzer birçok ödev günyüzüne çıkabilmek için araştırılmayı/bulunmayı bekliyor demektir.

  • |

    Hedefi Olmayan Tekne…

    Eylül 2014’te yayımlanan Hedefi Olmayan Tekne. yazısı genel olarak amatör/sportif denizciliğin sorunlarını ele alsa da “özel olarak” ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’nun “ faaliyet ve yönetim olarak başlangıçtaki fikri iddialarından uzaklaşmasını” dert edinen bir yazı. Amatör sportif denizciliği kültürel açıdan ve kurumsal yapı itibarıyla değerlendiren ve birbirini besleyen yazılar, zorunlu olarak da bazı yönlerden birbirinin tekrarı niteliğindedir.
    …. …. ….
    Sadun ve Oda Boro’nun (+ Miço), 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları dünya turu (1965-1968) sonrası amatör/sportif denizciliğe yönelik toplumsal ilgi/heves doruk noktasına ulaşsa da bireylerin hevesini, merakını teşvik edip, gelişmesine yardımcı olacak bir kültür ve spor örgütlenmesi olmadığı için bu ilgi/heves zamanla kayboldu. Başka bir deyişle heves kırıldı, merak cezalandırıldı! Çünkü Türkiye, spor kültürünün değil, skor kültürünün geliştiği ve Avrupa’da spor yapma oranı en düşük ülkelerden biri. Spor dallarındaki çeşitlilik de kısıtlı. Batı ülkeleri, sporu, devletin düzenleyici, kollayıcı, teşvik edici etkisi altında, “sporun öznesi” kulüp/dernek/federasyon gibi merkezler eliyle yöneterek kitle sporunu, spor kültürünü geliştirirken, Türkiye, dünyada sporun devlet eliyle yönetildiği Kuzey Kore, Çin gibi birkaç ülkeden biri. Spor federasyonları kanunla değil yönetmelikle yönetiliyor, federasyonlar (ve seçimleri) siyasi etkilere çok açık. Buna devletin vatandaşa güvenmeyen, iknaya değil hizaya zorlayan zihniyeti ile kulüp ve federasyonların “demokratikleşmeye/paylaşmaya” değil, devlet gücüne /zihniyetine/mevzuata bel bağlayan/yaslanan zihniyeti de eklenince çaparizler çoğalıyor.

  • Yayıncılık Adına Bir Vurdumduymazlık Örneği

    Bu kısa yazı, ilk baskısını eleştirdiğimiz, bu yıl “genişletilmiş” üçüncü baskısı yapılan Amatör ve Deniz kitabının (Turgay Noyan, Naviga Yayınları, 1. Baskı 2019, 3. Baskı 2024) hiçbir düzelti yapılmadan, üstelik yeni hatalar/çaparizler eklenerek basılması üzerine yazarın, yayıncının, okuyucunun sorumluluğunu merak eden bir fikri takip yazısıdır.

    “Turgay Noyan’ın Amatör ve Deniz Kitabının Eleştirisi: Kaptan Yatakta… “ başlıklı yazıda “Başucu kitabı olmaya aday” “Zengin içerikli bir eğitim kitabı” olarak pazarlanan Amatör ve Deniz kitabını önce kısa, sonra geniş bir şekilde ele alıp, kitapta yer alan bilgilerin “bir eğitim kitabı yazmak” için yeterli olmadığını belirterek, gelecek baskılarda gözden geçirilir/düzeltilir umuduyla görebildiğim hatalardan, eksikliklerden/çaparizlerden “örnekler” vermiştim. Aynı yazıda kitabın “genişletilmiş” ikinci baskısının çıktığını (Şubat 2020) ancak bu baskıyı kontrol etmediğimi, dolayısıyla neyin genişletildiğini bilmediğimi ama örneğin kaynakçanın aynı yanlışlarla basıldığını, bir düzeltme yapıldıysa da önsözde belirtilmediğini de yazmıştım.
    Ancak bu sene kitabın üçüncü baskısı yapılınca (Şubat 2024) neyin ne kadar düzeltildiğini merak ederek bu baskıyı satın aldım.

    “Turgay Noyan’ın Amatör ve Deniz Kitabının Eleştirisi: Kaptan Yatakta…” başlıklı yazımda beş sayfaya sığdırabildiğim hatalardan, eksikliklerden/çaparizlerden en azından bir kısmı düzeltilir diye beklerken dört sayfalık “Denize Adam Düştü!” bölümü eklenen kitapta hiçbir düzelti yapılmadığını, onca sakat cümleye bile dokunulmadığını ama yeni yanlışlar eklendiğini gördüm.

  • Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi ve Vasiyetnamesi

    Yıllar önce bir sahaf mezatından edindiğim “Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’ni yayına hazırlamak için epey uğraşmış ama süreç uzayınca bir kenara koymuştum. Karantina günlerinde yeniden ele almak mümkün oldu. (…) Epeyce dipnot var, umarım yayında sorun olmaz. Metnin başlıkları şöyle:

    (I). BİR SAHAFİYE BELGESİNİN HİKÂYESİ

    (II). VAKFİYENAME VE ÇAPARİZLER/DÜĞÜMLER

    (III). VAKFİYENAME’DEKİ GELİR KAYNAKLARI VE HARCAMA KALEMLERİ

    (IV). SAHAFİYE BELGESİ: ÇEVRİYAZI HIZIR HAYREDDİN PAŞA’NIN VAKFİYENAMESİ

    Metin, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin Osmanlıca harflerden Latince harflere tam metin olarak çevirisini, yani çevriyazısını (transkripsiyonu) da içeriyor. Dolayısıyla çevriyazı da olsa Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin “tamamının” ilk (+dijital) yayını. Şüphesiz araştırarak/sorarak bilgi edinmeye çalışsam da (sorularıma verdikleri cevaplar için İdris Bostan hocama ve Murat Koraltürk’e teşekkür ederim) yazıda çıkabilecek hataların/netameli bilgilerin sorumluluğu bana aittir. Dilerim tarihe, Barbaros Hayreddin Paşa’ya meraklı olanların işine yarar.

  • Okyanusta Kaybolmak

    Seyahatname-i Bahr-i Muhit ( bahr-i muhit:okyanus/ Okyanus Seyahatnamesi ) 1865’te görevlendirildikleri Basra’ya gitmek üzere yola çıkan ve okyanusta kaybolan iki Osmanlı savaş gemisinin başından geçenleri anlatıyor. Cebelitarık’tan çıkıp Afrika sahillerini izleyerek Ümit Burnu yoluyla Basra’ya gitmek üzere denize açılan iki Osmanlı korveti rotalarından saparak binlerce mil ötedeki Brezilya’ya, Rio de Janerio’ya varırlar. İstanbul’dan Basra’ya varmaları ise 14 ay sürer. Yazarın seyir, varış limanları, ülkeler, insanlarla ilgili ilginç gözlemleri nedeniyle önemli bir kitap Seyahatname-i Bahr-i Muhit. Denizciler için daha da önemlisi seyrin anlatımının tarihi belge niteliğinde olması.