|

Sadun ve Oda Boro’nun Anısına…

Sezar Atmaca

Denizcilik Alfabesi, Sezar Atmaca, İletişim Yay. 2017

“1960’ların ikinci yarısında Sadun ve Oda Boro’nun (ve Kanarya Adaları’nda aralarına katılan Miço’nun) 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları ve Pupa Yelken kitabı ile ölümsüzleşen dünya turu serüveni (1965-68) ülke çapında büyük ilgi gördü, yankılandı ve denizseverler için sembol haline geldi. Borolar’ın dünya turunu gerçekleştirdiği yıllarda dünya turu yapan tekne sayısı onlarla ifade ediliyordu. Günümüz imkânlarıyla karşılaştırıldığında seyir hayli zorlayıcıydı, tehlikelerle/belirsizliklerle doluydu. Elektronik seyir aletleri yoktu, sadece pusula, sekstant ve kâğıt harita vardı, haberleşme kısıtlıydı. Ancak Borolar’ın kısıtlı imkânlarla gerçekleştirdikleri seyahat sadece bir denizcilik başarısı değildi, seyir boyunca Hürriyet gazetesinde de yayımlanan anıları kapalı bir toplumun gözünü ‘dünyaya açtı’. Necati Zincirkıran ‘Barbaros Hayreddin Paşa’dan sonra hiçbir Türk denizcisi Sadun Boro kadar sevilmedi ve tanınmadı’ der.”

Hiçbir yardımı dokunmayan müesseseler…

1952’deki ilk Atlantik geçişi sonrası uçakla yurda dönerken Atlantik Okyanusu üzerinde Ayyıldız bayraklı “kendi kotramla bu sulara döneceğim” diyen Sadun Boro, dünya turu yapabilecek bir tekne yapımı için o yıllarda Beden Terbiyesi, Denizbank ve gazetelere başvursa da hiçbir cevap alamaz. Sadun Boro, Pupa Yelken’de seyahatin mali yönünü açıklıkla anlatır: Hürriyet gazetesinin kısıtlı da olsa yazı karşılığı madden desteklemeyi kabul ettiğini söyler “…seyahatimiz boyunca yegâne gelirimiz yazı yazmak suretiyle temin ettiğimiz para idi.” “Hükümet, Beden Terbiyesi, Resmi veya hususi müesseselerin hiçbir yardımı dokunmamıştır.”  

Dolmabahçe’ye doğru

Bir sohbetimizde (10 Ocak 2007, Çarşamba) Hürriyet gazetesinin üç senede verdiği paranın fazlasını seyahat adına düzenlenen bir gecelik balo için harcadığını söylemiş ve hayıflanarak eklemişti: “Çekoslavak malı öylesine kötü ve açısı dar boktan bir makinem vardı ki adam gibi bir fotoğraf makinesi almam mümkün olsaydı bugüne çok iyi bir arşiv bırakabilirdim.”  

Aslında Pupa Yelken’de “Para bitmiş, artık satılacak bir şeyimiz kalmamıştı. Benim eski kotra, Oda’nın çeyizleri, evdeki eşyalar, ne var ne yok çoktan satılmıştı. Hatta 13 yıllık emekli maaşımı bile yakıp, geri almıştım…” diye yaşadıkları maddi güçlükleri yazan Sadun Boro, kısıtlı imkânlarla yaptıklarını sıradan bir şey gibi anlatsa da bu konuda ikilinin yaptıkları/yapamadıkları, çabaları, emekleri, ayrı bir takdiri, başlığı ve değerlendirmeyi hak ediyor.

“Hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu”

Kısmet’in 15 Haziran 1968’de İstanbul’da olacağı neredeyse bir ay öncesinden açıklanır. Çünkü o güne dek seyahate mali yönden hiçbir katkısı olmayan devlet erkânı kendini göstermiş işi “resmiyete” dökerek hazırladıkları karşılama törenlerinin programına göre seyir yapılmasını istemiştir.

Hürriyet gazetesinde üç yıl boyunca kimi zaman birinci sayfadan, kimi zaman tam sayfa yayımlanan Sadun Boro yazıları ve usta gazeteci Necati Zincirkıran’ın yönlendirdiği ilgili haberler büyük bir ilgi uyandırmış, gazetenin tirajı zaman zaman bir milyonu aşmıştır.

Ülkemizde alanında bir ilk olan bu seyahatin gördüğü büyük ilgiye, sevgiye ve yarattığı heyecana devlet de kayıtsız kalamamış, gazetenin de işbirliğiyle son aşamada olaya el koyarak resmikabullü, resmigeçitli, Osmanlı denizcilerine göndermeli bir program hazırlanmıştır.

Aslında çok farklı derecelerde de olsa kamuoyunun ilgi gösterdiği bazı bireysel ya da kolektif başarıların resmî makamlarca “araçsallaştırılması” evrensel bir olaydır.

Kısmet, 17 Mayıs 1968 Cuma günü karasularımıza girer: “O günü Fethiye’ye doğru sahillerimizi doya doya seyrederek yol aldık. Kendi limanlarımıza uğramadan Çanakkale’ye çıkmamız bildirildiğinden, maalesef bir yere uğrayamadık.” diye anlatır Pupa Yelken’de Sadun Boro… Ancak 23 Mayıs’ta Rodos’tan ayrılıp Datça sahillerini takip ederken vatan hasreti ağır basar pek de hoşnut olmadıkları “bildirimi” ihlal ederler: “Artık sabrımız tükendi. Yıllardır hasretini çektiğimiz toprakları görüp de erişememenin işkencesine daha fazla tahammül edemeyerek geceyi geçireceğimiz İstanköy’e gitmekten vazgeçtik ve Datça’nın nihayetinde bulunan Deveburnu’nun altındaki sakin koyda, kendi karasularımızda funda demir ettik…”

28 Mayıs akşamı vardıkları Midilli’de bir hafta kalmak zorundadırlar, çünkü “Çanakkale’ye 10 Haziran Pazartesi günü gelmemiz kararlaştırılıp bize bildirildiği için mecburen Midilli’de bir hafta oyalanmak zorunda kaldık.” Bu zaman zarfında da Kısmet baştan aşağı boyanır ve gelin gibi süslenerek törenlere hazırlanır.

“5 Haziran Çarşamba. Bugün saat 11’de Babakale önlerinde Donanmamıza mensup gemilerle randevumuz var.” “…tam Babakale önlerinde şanlı Donanmamıza mensup dört refakat gemisi Kısmet’i ve onun garip yolcularını karşılayıp aralarına aldı.” Kısmet sancak gemisi Koçhisar’a aborda olup, Cumhurbaşkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanının gönderdiği iltifatkâr mesajları alır. “Ayrıca Komodor, Kısmet İstanbul’a varana kadar on gün, bu dört geminin bize refakat edeceğini bildirdi”. …“Üstelik bir de koca dosya verdi bize: Kısmet’in önce Çanakkale, sonra 15 Haziran Cumartesi günü İstanbul’da karşılanma törenlerinin programları…” “…bütün ısrarlarımıza rağmen kararlarından vazgeçirmek mümkün olmadı.” “Hayatımız boyunca böyle protokol ve merasimlerden daima uzak kalmaya çalıştık.” diye yazar Sadun Boro, İstanbul’dan sessiz sedasız ayrıldıklarını “Arzumuz gene aynı sessizlikle dönmek, ayrıldığımız Caddebostan’a gene kimsenin haberi olmadan, hatta bir gece yarısı gelip demirlemekti. Ama artık hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu.” der ve ekler: “Hem saati ve dakikası ile öyle bir program hazırlanmış ki kalın dosyayı okurken dahi bu kadar zahmete katlanıldığı için sıkıldık, mahcup olduk…”

Refâkat filotillası ve pike yapan jetler eşliğinde Bozcaada limanına demir atıp, iki gün burada kalır Kısmet. 9 Haziran’da Çanakkale Morto Koyu’nda büyük bir törenle karşılanır, Sadun Boro annesi ve akrabalarıyla yıllar sonra hasret giderir. Çanakkale’de üstü açık bir jiple, annesi ön koltukta şehrin ana caddelerinde candan bir sevgi seli ile selamlanıp dolaşırlar, sonrasında Orduevi’nde ağırlanırlar.

“Her sahil kasabası, köyü önünden geçerken motorlar, sandallar Kısmet’i karşılayıp etrafını sarıyor, kendi sularından uzaklaşırken onu bir sonraki köyden gelenlere teslim ediyor… Kemer’de, Avşa’da, Ereğli’de birer gece kaldıktan sonra Cuma akşamı, ertesi gün İstanbul’daki programa uyabilmek için 15 mil mesafedeki Ambarlı’da demirledik.” diye anlatan Sadun Boro protokole uymak adına “Bir yandan da son zamanlarda hâd safhaya çıkan ülser sancılarından iki büklüm…” kıvranmaktadır.

İstanbul resmigeçidi

15 Haziran 1968’de Yeşilköy açıklarında Donanmaya mensup iki avcı botu ve bu tarihi ana şahit olmak, yakın olmak isteyen, irili-ufaklı yüzlerce tekne, su fiskiyeleri, düdükler, sahilden sallanan mendiller, en candan sevgi tezahürleri ile karşılanan Kısmet 10:45 sıralarında Selimiye açıklarından geçerken Sarayburnu ve Selimiye Kışlası’ndan top atışları yapılır ve küçük bir Boğaz turundan sonra 11:30’da Dolmabahçe rıhtımı önünde demirler.

Karada da denizdeki gibi mahşeri bir kalabalık vardır, bir ara yağan kuvvetli yağmur bile dağıtamaz bu kalabalığı. Gazeteler tören detaylarını günler öncesinden bangır bangır verince Dolmabahçe rıhtımı kalabalıktan adım atılamaz hale gelir. Bu nedenle Borolar rıhtımdan yola kadar olan 40 metrelik mesafeyi, birkaç kez bayılma tehlikesi geçirip, iki kez de tekneye döndükten sonra aşabilirler. Bu durumu Milliyet “Borolar İstanbul’da Dünya turundan fazla yoruldu” manşetiyle okuyucularına aktarır.

Sadun ve Oda Boro kendilerine tahsis edilen 34 AK 971 plakalı bir Cadillac ile Beşiktaş-Karaköy- Bankalar Caddesi-Tünel-İstiklâl Caddesi yoluyla, “kalyoncuya benzetilmeye çalışılmış, bağrıaçık, takma palabıyıklı iki denizci” eşliğinde çoşkulu kalabalığı aşmaya çalışarak önce Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na ve sonra Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’na Kısmet adına hazırlatılmış çelenkleri koyarak Dolmabahçe rıhtımına döner ve Kısmet’le Fenerbahçe koyuna giderler.  

Sadun Boro “her ânı ömrümüz boyunca hiçbir zaman hatıralarımızdan silinmeyecek bambaşka bir hayal âleminde yaşadık” dediği son on günün hikâyesini Pupa Yelken’de ayrıntılarıyla anlatır.

Boroların “hareket serbestliği” ellerinden alınmamış olsaydı karşılama törenleri/ziyaretler resmikabul/resmigeçit havasında değil de daha şenlikli mi olurdu ya da kamarada kapalı kalan Miço kutlamalara katılabilir miydi bilinmez ama zaten tahmin edilemeyen bir kalabalık neticesi askeri-mülki erkânın başrolde olduğu “ne protokol kalmış, ne de program…”

Barbaros Türbesi anı defterini imzalarken

MEB müfredatında Pupa Yelken

Sadun Boro, Hürriyet’te seyahati anlatan yazıları ve Pupa Yelken için şu değerlendirmeyi yapar: “Genci, ihtiyarı, şehirlisinden Anadolu’nun en ücra yerlerindeki hiç deniz görmemiş insanlara kadar herkes çok büyük ilgi ile, kendi içlerinden çıkmış iki kişinin bu yolculuğunu adım adım izledi.

Bu neşriyatın en önemli yanı ise, denizle hiçbir ilgisi olmayan insanlarımıza denizcilik tohumlarını aşılamış olmasıdır. Zaten Pupa Yelken’i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize, dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onlara engin ufuklara yelken açmayı özendirmek, teşvik etmekti.”

Bu nedenle, herhangi bir şan-şöhret arayışı olmadan, tutku, açık deniz tutkusu, kendine güven ve özgürlük arayışı peşinde bir hayale yelken açan bu insanların Pupa Yelken’de yansıttığı ruhu/havayı hatırlatıp günümüze taşıyacak “Bu Seyahate Neden Çıktım, Kısmet’in Yapımı, Yol Hazırlığı, Vatana Dönüş, Çok Şükür İstanbul” ve devamındaki bölümlerden ders müfredatına girebilecek tarzda alıntılarla hazırlanmış özendiren/merak uyandıran, okuma parçalarının, ya da “Gökova’nın Mecnunu” (Mustafa Pultar, Denizi Yazanlar | Mustafa Pultar | Boro) gibi değerli makalelerin MEB müfredatına/okullara sokulması için çaba gösterilmelidir. “Bir Milyon Amatör Denizci” projesi gibi sudan projeler peşinde koşmak yerine amatör denizciliği gerçekten özendirecek projelere ihtiyacımız var. 

Müzayededen çıkan fotoğraflar

Yazıya serpiştirdiğim İstanbul’daki törenlerden kareler içeren on dört fotoğrafı 4 Şubat 2018’de İstanbul Müzayede’nin müzayedesinden satın almıştım. Siyah-beyaz ve 16×28 cm. ebadındaki bu fotoğrafları kimin çektiğine ilişkin Müzayede açıklamalarında ya da fotoğrafların üzerinde herhangi bir bilgi yoktu. Hürriyet gazetesindeki tören haberleri Haber Ajansı Ekibi ve Çetin Şencan imzalı olduğu için bunlardan biri olabilir, ama ayrıntısını araştıramadım.

Fotoğrafları, 15 Haziran 1968’in bir yıldönümünde, 15 Haziran 2024’te, Sadun ve Oda Boro’nun anısına, bu serüveni kalbinde hisseden, takip eden, bu karşılamaya yakın ya da şahit olabilmek için o çoşkulu kalabalığa katılanlar adına paylaşmak istedim.

Notlar: Pupa Yelken’den yapılan alıntılar, 2. Baskı, Denizler Kitabevi 2003 nüshasından (çoğunlukla s. 367-383 arası). İlk baskıda arka sayfalarda yer alan ilanların yerine 2. Baskıya “yolculukla ilgili gazetelerde çıkan haber ve röportajlar”  eklenmiş. “Gökova’nın Mecnunu” yazısı Mustafa Pultar’ın “Denizin Dili Denizin Yazısı, ADF Yay. 2010 kitabında da yer alır.

Bağlantılı yazı bkz: Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin

İmzalı kartpostal albümü (Hürriyet-Ajans Türk /5 sayfa)
İlk gün kartpostalı (ilk gün zarfı da var)

Similar Posts

  • |

    İstanbul Boğazı Rejimi Tarihi Üzerine…

    TÜDAV/Türk Deniz Araştırmaları Vakfı, Japonya’da dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevlerinde de bulunmuş Dr. Hitoshi Ashida’nın “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma” isimli eserini Japonca’dan Türkçeye kazandırdı.

    Türkiye ile Japonya arasındaki diplomatik ilişkiler 1924 yılında resmen tesis edilip, ertesi yıl karşılıklı olarak büyükelçilikler açılınca Dr. Hitoshi Ashida  da Türkiye’de  göreve başlamış. Ashida, kariyerinin erken dönemlerinde Sovyetler Birliği’nde diplomat olarak bulunduğu sırada Türk boğazlarına ilgi duymuş. 1925-1929 yılları arasında Türkiye’de Japonya Büyükelçiliğinde başkatip (birinci sekreter) olarak görev yaptığı dönemde “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma” isimli çalışmasıyla doktor unvanını almış ve bu eser 1930’da Tokyo’da Japonca olarak yayımlanmış. Ashida, 1947’de Japonya dışişleri bakanlığı ve 1948’de başbakanlık görevlerinde de bulunmuş.

    Türk-Japon diplomatik ilişkilerinin 100. yılı dolayısıyla TÜDAV tarafından 2024’te Chieko Adachi çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu eser, 1930’a kadar Türk boğazlarının tarihsel gelişimini ve uluslararası önemini inceleyen kapsamlı bir çalışma.

    İstanbul ve Çanakkale Boğazları, tarih boyunca jeopolitik bir düğüm noktası olarak görülmüş; askeri ve ticari açıdan kritik bir geçiş hattı olmuştur. Ashida, 1930’a dek ele aldığı Boğazlar rejimini yalnızca Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından değil, Süveyş, Panama vb. örneklerle küresel deniz hukukunun gelişimi bağlamında da ele alıyor, tarihsel ve hukuki bir çerçeve sunuyor.
    ….
    Kitap, İstanbul Boğazı’nın tarihsel ve hukuki boyutlarını derinlemesine ele alarak, akademik ve diplomatik bir bakış sunuyor. Özellikle deniz hukuku, uluslararası ilişkiler ve Türkiye’nin jeopolitik konumu üzerine çalışanlar için öngörüleri günümüze dek uzanan değerli bir kaynak “İstanbul Boğazı Ulaşım Rejimi Tarihi Üzerinde Araştırma”.

  • Sadun Boro’dan Bir Mektup Bir Yazı: Örnek Bir Yat Kulübü / Marina Ayrı, Barınak Ayrı

    Amatör denizciler yıllardır teknelerin barınabilmesi için daha basit ve ucuz çözüm arayışlarını sürdürüyor. Tekne barınmasını kolaylaştırıcı basit/ucuz çözüm arayışlarına yönelik Sadun Boro’nun kaleminden iki örnek yazı var ekte. İlkinde dünya turu sırasında (1966’da) gördüğü “Bir tekne sahibi olarak bir kulüpten daha ne kolaylık beklersiniz!” dediği örnek bir deniz kulübünü anlatıyor; diğerinde yıllar sonra (2008’de) “önemli olan barınmak” diyerek marina ile barınağın farkını/işlevini, teknelerin barınma sorununu vurguluyor.
    UAB, 2009 yılında yapılan 10. Ulaştırma Şurası’nda “200 adet balıkçı barınağının 55’inin kademeli olarak yat limanına dönüştürülmesi ya da kademeli olarak ortak kullanım modelinin oluşturulması” kararı aldıysa da, belirlenen hedefler ve gerçekleştirilme oranları amatör/sportif denizcilik açısından ümit verici olmadı. Örneğin bu modeli uygulayan barınaklarda fiyatlar neredeyse marinalarla yarışır düzeye ulaştı. Belediyelerce yapılan ya da işletilen marinalarda da durum farklı değil. (Güncel bir örnek: İstanbul’da İstmarin Tarabya Tekne Park’ta 2023’te 44.600 lira ödenen 9.10 metre boyundaki tekneden 2024 için istenen bedel: 238.800 lira). Kısacası teknelerin barınması için marinalar yanında basit/ucuz çözümlere, bunları sağlayacak yeni yapılanmalara/örgütlenmelere ihtiyaç gün geçtikçe artıyor, arayışlar sürüyor.

  • ADF/Amatör Denizcilik Federasyonu’nun Hatalarla Dolu “Yeni” Kitabı…

    ADF’nin yayımladığı Yelkencinin Cep Kitabı’ndaki yanlışları görünce “Amatör Denizci Elkitabı’ndan
    başlayarak kitaplarının oluşmasına ve gelişmesine hayli emek/katkı verdiğim
    ADF Yayınları’nın böylesine sorunlu bir kitap yayımlamasına üzüldüm.” diye başlayan aşağıdaki yazıyı 5 Temmuz 2021’de ADF yetkililerine e-posta ile gönderdim. Yazıda kitabın elden geçirilmesini dileyerek gördüğüm yanlışları/hataları örneklerle açıklamaya çalıştım.

    E-postama herhangi bir cevap alamadım. Ancak Mart 2022’de yapılan ADF Olağan Genel Kurul toplantısı “Faaliyet Raporu”nda 3000 adet basılan “Yelkencinin Cep Kitabı”na “İlginin çok olduğu” kitabın 2. baskısının da yakında yapılacağı bilgisi yer alıyordu (https://www.adf.org.tr/amator-denizcilik-federasyonu-yonetim-kurulu/). Dilerim kitap bu haliyle tekrar basılmaz.

  • |

    Denizcilik Terimlerinden Argoya Geçen Söz Varlığı

    “Denizci argosu, denizcilik dili gibi ağırlıkla denizcilikle uğraşanların kullandığı, kendine özgü sözcük, deyim ve deyişlerden oluşan özel bir dildir. Hulki Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü’nde denizcilik argosunun bir ‘alan argosu’ olduğunu belirtir ve alan argosunu özetle ‘yaşama ortam ve biçimleri birbirine yakın kişilerce yaratılıp benimsenmiş sözcükler, deyimler bütünü; bu sözcükler bütününe dayalı konuşma biçimi’ olarak tanımlar ve ekler: ‘Kimi alan argoları, azınlık dillerine ve çevre dillerine özel bir yakınlık gösterir: Örneğin denizci argosu ile İtalyancanın, Lingua Franca’nın ilişkileri gibi… Alan argoları, özel ilişki içinde bulundukları dillerden alınan sözcük ve deyimleri genel argoya taşır.’”
    Denizcilikte ve özellikle deniz ticaretinde yaşanan ekonomik-teknolojik gelişmeler nedeniyle çektirme, kabasorta veya randa armalı brik, brigantin gibi yelkenli teknelerin bu dilin taşıyıcısı denizcilerle birlikte giderek denizlerden çekilmesi, daha çok bu tekneler zamanında kullanılan denizci argosunun kitap sayfalarında kalmasına yol açmıştır.

    Dr. Öğretim Üyesi Zahide Parlar’ın yirmi sekiz sayfalık araştırma makalesi denizcilik terimlerinde argonun izini süren ve bu konuda bizlere derli-toplu bir değerlendirme sunan değerli bir çalışma. Misalli Büyük Türkçe Sözlük ile Büyük Argo Sözlüğü’nü (Hulki Aktunç) denizcilik terimleri bakımından tarayan yazar, “Giriş” yazısında makalesinin amacını şöyle özetlemiş: “…argoda kullanılan denizcilik terimlerini derlemek ve denizcilik terimlerinin argoya nasıl yansıdığının ve argoda nasıl bir kavram alanına sahip olduğunu” tesbit etmek.
    Bu değerli makalenin denizciningunlugu.org’da yayımlanmasına izin verdikleri için sayın Dr. Öğr. Üyesi Zahide Parlar ve AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi’ne teşekkürlerimizle…

  • Sadece Bir Amatör Denizcinin Değil, Amatör Denizciliğimizin de Hikâyesi…

    Geçen yıl Kader kotrasının harap halde “sahibinden.com” adresinde satışa sunulduğunu görünce denizcilik tarihinde önemli bir yeri olan bu tekneye sahip çıkılması dileğiyle yazdığım yazıda (Ocak 2022) bu konuda yeni bilgilere ulaştığımı, ayrıntılarını daha sonra aktarmaya çalışacağımı belirtmiştim. Biraz geç de olsa önce, bürokrasi engelledi diye bilinen hikâyeyi değiştirebilecek yeni kaynakları/tartışmaları aktarıp, son bölümde de bu bilgiler ışığında rüzgârın neden aniden Sinan Everest aleyhine döndüğünü değerlendirmeye/yorumlamaya çalışacağım.

    Sinan Everest’in başına gelenler sadece bir amatör denizcinin değil, bir bakıma amatör denizciliğimizin de hikâyesi…

  • Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi ve Vasiyetnamesi

    Yıllar önce bir sahaf mezatından edindiğim “Hızır (Barbaros) Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’ni yayına hazırlamak için epey uğraşmış ama süreç uzayınca bir kenara koymuştum. Karantina günlerinde yeniden ele almak mümkün oldu. (…) Epeyce dipnot var, umarım yayında sorun olmaz. Metnin başlıkları şöyle:

    (I). BİR SAHAFİYE BELGESİNİN HİKÂYESİ

    (II). VAKFİYENAME VE ÇAPARİZLER/DÜĞÜMLER

    (III). VAKFİYENAME’DEKİ GELİR KAYNAKLARI VE HARCAMA KALEMLERİ

    (IV). SAHAFİYE BELGESİ: ÇEVRİYAZI HIZIR HAYREDDİN PAŞA’NIN VAKFİYENAMESİ

    Metin, Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin Osmanlıca harflerden Latince harflere tam metin olarak çevirisini, yani çevriyazısını (transkripsiyonu) da içeriyor. Dolayısıyla çevriyazı da olsa Barbaros Hayreddin Paşa’nın Vakfiyenamesi’nin “tamamının” ilk (+dijital) yayını. Şüphesiz araştırarak/sorarak bilgi edinmeye çalışsam da (sorularıma verdikleri cevaplar için İdris Bostan hocama ve Murat Koraltürk’e teşekkür ederim) yazıda çıkabilecek hataların/netameli bilgilerin sorumluluğu bana aittir. Dilerim tarihe, Barbaros Hayreddin Paşa’ya meraklı olanların işine yarar.