|

Sadun ve Oda Boro’nun Anısına…

Sezar Atmaca

Denizcilik Alfabesi, Sezar Atmaca, İletişim Yay. 2017

“1960’ların ikinci yarısında Sadun ve Oda Boro’nun (ve Kanarya Adaları’nda aralarına katılan Miço’nun) 10.5 metrelik Kısmet’le yaptıkları ve Pupa Yelken kitabı ile ölümsüzleşen dünya turu serüveni (1965-68) ülke çapında büyük ilgi gördü, yankılandı ve denizseverler için sembol haline geldi. Borolar’ın dünya turunu gerçekleştirdiği yıllarda dünya turu yapan tekne sayısı onlarla ifade ediliyordu. Günümüz imkânlarıyla karşılaştırıldığında seyir hayli zorlayıcıydı, tehlikelerle/belirsizliklerle doluydu. Elektronik seyir aletleri yoktu, sadece pusula, sekstant ve kâğıt harita vardı, haberleşme kısıtlıydı. Ancak Borolar’ın kısıtlı imkânlarla gerçekleştirdikleri seyahat sadece bir denizcilik başarısı değildi, seyir boyunca Hürriyet gazetesinde de yayımlanan anıları kapalı bir toplumun gözünü ‘dünyaya açtı’. Necati Zincirkıran ‘Barbaros Hayreddin Paşa’dan sonra hiçbir Türk denizcisi Sadun Boro kadar sevilmedi ve tanınmadı’ der.”

Hiçbir yardımı dokunmayan müesseseler…

1952’deki ilk Atlantik geçişi sonrası uçakla yurda dönerken Atlantik Okyanusu üzerinde Ayyıldız bayraklı “kendi kotramla bu sulara döneceğim” diyen Sadun Boro, dünya turu yapabilecek bir tekne yapımı için o yıllarda Beden Terbiyesi, Denizbank ve gazetelere başvursa da hiçbir cevap alamaz. Sadun Boro, Pupa Yelken’de seyahatin mali yönünü açıklıkla anlatır: Hürriyet gazetesinin kısıtlı da olsa yazı karşılığı madden desteklemeyi kabul ettiğini söyler “…seyahatimiz boyunca yegâne gelirimiz yazı yazmak suretiyle temin ettiğimiz para idi.” “Hükümet, Beden Terbiyesi, Resmi veya hususi müesseselerin hiçbir yardımı dokunmamıştır.”  

Dolmabahçe’ye doğru

Bir sohbetimizde (10 Ocak 2007, Çarşamba) Hürriyet gazetesinin üç senede verdiği paranın fazlasını seyahat adına düzenlenen bir gecelik balo için harcadığını söylemiş ve hayıflanarak eklemişti: “Çekoslavak malı öylesine kötü ve açısı dar boktan bir makinem vardı ki adam gibi bir fotoğraf makinesi almam mümkün olsaydı bugüne çok iyi bir arşiv bırakabilirdim.”  

Aslında Pupa Yelken’de “Para bitmiş, artık satılacak bir şeyimiz kalmamıştı. Benim eski kotra, Oda’nın çeyizleri, evdeki eşyalar, ne var ne yok çoktan satılmıştı. Hatta 13 yıllık emekli maaşımı bile yakıp, geri almıştım…” diye yaşadıkları maddi güçlükleri yazan Sadun Boro, kısıtlı imkânlarla yaptıklarını sıradan bir şey gibi anlatsa da bu konuda ikilinin yaptıkları/yapamadıkları, çabaları, emekleri, ayrı bir takdiri, başlığı ve değerlendirmeyi hak ediyor.

“Hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu”

Kısmet’in 15 Haziran 1968’de İstanbul’da olacağı neredeyse bir ay öncesinden açıklanır. Çünkü o güne dek seyahate mali yönden hiçbir katkısı olmayan devlet erkânı kendini göstermiş işi “resmiyete” dökerek hazırladıkları karşılama törenlerinin programına göre seyir yapılmasını istemiştir.

Hürriyet gazetesinde üç yıl boyunca kimi zaman birinci sayfadan, kimi zaman tam sayfa yayımlanan Sadun Boro yazıları ve usta gazeteci Necati Zincirkıran’ın yönlendirdiği ilgili haberler büyük bir ilgi uyandırmış, gazetenin tirajı zaman zaman bir milyonu aşmıştır.

Ülkemizde alanında bir ilk olan bu seyahatin gördüğü büyük ilgiye, sevgiye ve yarattığı heyecana devlet de kayıtsız kalamamış, gazetenin de işbirliğiyle son aşamada olaya el koyarak resmikabullü, resmigeçitli, Osmanlı denizcilerine göndermeli bir program hazırlanmıştır.

Aslında çok farklı derecelerde de olsa kamuoyunun ilgi gösterdiği bazı bireysel ya da kolektif başarıların resmî makamlarca “araçsallaştırılması” evrensel bir olaydır.

Kısmet, 17 Mayıs 1968 Cuma günü karasularımıza girer: “O günü Fethiye’ye doğru sahillerimizi doya doya seyrederek yol aldık. Kendi limanlarımıza uğramadan Çanakkale’ye çıkmamız bildirildiğinden, maalesef bir yere uğrayamadık.” diye anlatır Pupa Yelken’de Sadun Boro… Ancak 23 Mayıs’ta Rodos’tan ayrılıp Datça sahillerini takip ederken vatan hasreti ağır basar pek de hoşnut olmadıkları “bildirimi” ihlal ederler: “Artık sabrımız tükendi. Yıllardır hasretini çektiğimiz toprakları görüp de erişememenin işkencesine daha fazla tahammül edemeyerek geceyi geçireceğimiz İstanköy’e gitmekten vazgeçtik ve Datça’nın nihayetinde bulunan Deveburnu’nun altındaki sakin koyda, kendi karasularımızda funda demir ettik…”

28 Mayıs akşamı vardıkları Midilli’de bir hafta kalmak zorundadırlar, çünkü “Çanakkale’ye 10 Haziran Pazartesi günü gelmemiz kararlaştırılıp bize bildirildiği için mecburen Midilli’de bir hafta oyalanmak zorunda kaldık.” Bu zaman zarfında da Kısmet baştan aşağı boyanır ve gelin gibi süslenerek törenlere hazırlanır.

“5 Haziran Çarşamba. Bugün saat 11’de Babakale önlerinde Donanmamıza mensup gemilerle randevumuz var.” “…tam Babakale önlerinde şanlı Donanmamıza mensup dört refakat gemisi Kısmet’i ve onun garip yolcularını karşılayıp aralarına aldı.” Kısmet sancak gemisi Koçhisar’a aborda olup, Cumhurbaşkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanının gönderdiği iltifatkâr mesajları alır. “Ayrıca Komodor, Kısmet İstanbul’a varana kadar on gün, bu dört geminin bize refakat edeceğini bildirdi”. …“Üstelik bir de koca dosya verdi bize: Kısmet’in önce Çanakkale, sonra 15 Haziran Cumartesi günü İstanbul’da karşılanma törenlerinin programları…” “…bütün ısrarlarımıza rağmen kararlarından vazgeçirmek mümkün olmadı.” “Hayatımız boyunca böyle protokol ve merasimlerden daima uzak kalmaya çalıştık.” diye yazar Sadun Boro, İstanbul’dan sessiz sedasız ayrıldıklarını “Arzumuz gene aynı sessizlikle dönmek, ayrıldığımız Caddebostan’a gene kimsenin haberi olmadan, hatta bir gece yarısı gelip demirlemekti. Ama artık hareket serbestliğimiz elimizden alınmış oldu.” der ve ekler: “Hem saati ve dakikası ile öyle bir program hazırlanmış ki kalın dosyayı okurken dahi bu kadar zahmete katlanıldığı için sıkıldık, mahcup olduk…”

Refâkat filotillası ve pike yapan jetler eşliğinde Bozcaada limanına demir atıp, iki gün burada kalır Kısmet. 9 Haziran’da Çanakkale Morto Koyu’nda büyük bir törenle karşılanır, Sadun Boro annesi ve akrabalarıyla yıllar sonra hasret giderir. Çanakkale’de üstü açık bir jiple, annesi ön koltukta şehrin ana caddelerinde candan bir sevgi seli ile selamlanıp dolaşırlar, sonrasında Orduevi’nde ağırlanırlar.

“Her sahil kasabası, köyü önünden geçerken motorlar, sandallar Kısmet’i karşılayıp etrafını sarıyor, kendi sularından uzaklaşırken onu bir sonraki köyden gelenlere teslim ediyor… Kemer’de, Avşa’da, Ereğli’de birer gece kaldıktan sonra Cuma akşamı, ertesi gün İstanbul’daki programa uyabilmek için 15 mil mesafedeki Ambarlı’da demirledik.” diye anlatan Sadun Boro protokole uymak adına “Bir yandan da son zamanlarda hâd safhaya çıkan ülser sancılarından iki büklüm…” kıvranmaktadır.

İstanbul resmigeçidi

15 Haziran 1968’de Yeşilköy açıklarında Donanmaya mensup iki avcı botu ve bu tarihi ana şahit olmak, yakın olmak isteyen, irili-ufaklı yüzlerce tekne, su fiskiyeleri, düdükler, sahilden sallanan mendiller, en candan sevgi tezahürleri ile karşılanan Kısmet 10:45 sıralarında Selimiye açıklarından geçerken Sarayburnu ve Selimiye Kışlası’ndan top atışları yapılır ve küçük bir Boğaz turundan sonra 11:30’da Dolmabahçe rıhtımı önünde demirler.

Karada da denizdeki gibi mahşeri bir kalabalık vardır, bir ara yağan kuvvetli yağmur bile dağıtamaz bu kalabalığı. Gazeteler tören detaylarını günler öncesinden bangır bangır verince Dolmabahçe rıhtımı kalabalıktan adım atılamaz hale gelir. Bu nedenle Borolar rıhtımdan yola kadar olan 40 metrelik mesafeyi, birkaç kez bayılma tehlikesi geçirip, iki kez de tekneye döndükten sonra aşabilirler. Bu durumu Milliyet “Borolar İstanbul’da Dünya turundan fazla yoruldu” manşetiyle okuyucularına aktarır.

Sadun ve Oda Boro kendilerine tahsis edilen 34 AK 971 plakalı bir Cadillac ile Beşiktaş-Karaköy- Bankalar Caddesi-Tünel-İstiklâl Caddesi yoluyla, “kalyoncuya benzetilmeye çalışılmış, bağrıaçık, takma palabıyıklı iki denizci” eşliğinde çoşkulu kalabalığı aşmaya çalışarak önce Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na ve sonra Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’na Kısmet adına hazırlatılmış çelenkleri koyarak Dolmabahçe rıhtımına döner ve Kısmet’le Fenerbahçe koyuna giderler.  

Sadun Boro “her ânı ömrümüz boyunca hiçbir zaman hatıralarımızdan silinmeyecek bambaşka bir hayal âleminde yaşadık” dediği son on günün hikâyesini Pupa Yelken’de ayrıntılarıyla anlatır.

Boroların “hareket serbestliği” ellerinden alınmamış olsaydı karşılama törenleri/ziyaretler resmikabul/resmigeçit havasında değil de daha şenlikli mi olurdu ya da kamarada kapalı kalan Miço kutlamalara katılabilir miydi bilinmez ama zaten tahmin edilemeyen bir kalabalık neticesi askeri-mülki erkânın başrolde olduğu “ne protokol kalmış, ne de program…”

Barbaros Türbesi anı defterini imzalarken

MEB müfredatında Pupa Yelken

Sadun Boro, Hürriyet’te seyahati anlatan yazıları ve Pupa Yelken için şu değerlendirmeyi yapar: “Genci, ihtiyarı, şehirlisinden Anadolu’nun en ücra yerlerindeki hiç deniz görmemiş insanlara kadar herkes çok büyük ilgi ile, kendi içlerinden çıkmış iki kişinin bu yolculuğunu adım adım izledi.

Bu neşriyatın en önemli yanı ise, denizle hiçbir ilgisi olmayan insanlarımıza denizcilik tohumlarını aşılamış olmasıdır. Zaten Pupa Yelken’i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize, dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onlara engin ufuklara yelken açmayı özendirmek, teşvik etmekti.”

Bu nedenle, herhangi bir şan-şöhret arayışı olmadan, tutku, açık deniz tutkusu, kendine güven ve özgürlük arayışı peşinde bir hayale yelken açan bu insanların Pupa Yelken’de yansıttığı ruhu/havayı hatırlatıp günümüze taşıyacak “Bu Seyahate Neden Çıktım, Kısmet’in Yapımı, Yol Hazırlığı, Vatana Dönüş, Çok Şükür İstanbul” ve devamındaki bölümlerden ders müfredatına girebilecek tarzda alıntılarla hazırlanmış özendiren/merak uyandıran, okuma parçalarının, ya da “Gökova’nın Mecnunu” (Mustafa Pultar, Denizi Yazanlar | Mustafa Pultar | Boro) gibi değerli makalelerin MEB müfredatına/okullara sokulması için çaba gösterilmelidir. “Bir Milyon Amatör Denizci” projesi gibi sudan projeler peşinde koşmak yerine amatör denizciliği gerçekten özendirecek projelere ihtiyacımız var. 

Müzayededen çıkan fotoğraflar

Yazıya serpiştirdiğim İstanbul’daki törenlerden kareler içeren on dört fotoğrafı 4 Şubat 2018’de İstanbul Müzayede’nin müzayedesinden satın almıştım. Siyah-beyaz ve 16×28 cm. ebadındaki bu fotoğrafları kimin çektiğine ilişkin Müzayede açıklamalarında ya da fotoğrafların üzerinde herhangi bir bilgi yoktu. Hürriyet gazetesindeki tören haberleri Haber Ajansı Ekibi ve Çetin Şencan imzalı olduğu için bunlardan biri olabilir, ama ayrıntısını araştıramadım.

Fotoğrafları, 15 Haziran 1968’in bir yıldönümünde, 15 Haziran 2024’te, Sadun ve Oda Boro’nun anısına, bu serüveni kalbinde hisseden, takip eden, bu karşılamaya yakın ya da şahit olabilmek için o çoşkulu kalabalığa katılanlar adına paylaşmak istedim.

Notlar: Pupa Yelken’den yapılan alıntılar, 2. Baskı, Denizler Kitabevi 2003 nüshasından (çoğunlukla s. 367-383 arası). İlk baskıda arka sayfalarda yer alan ilanların yerine 2. Baskıya “yolculukla ilgili gazetelerde çıkan haber ve röportajlar”  eklenmiş. “Gökova’nın Mecnunu” yazısı Mustafa Pultar’ın “Denizin Dili Denizin Yazısı, ADF Yay. 2010 kitabında da yer alır.

Bağlantılı yazı bkz: Yeni Bir Amatör/Sportif Denizcilik Anlayışı İçin

İmzalı kartpostal albümü (Hürriyet-Ajans Türk /5 sayfa)
İlk gün kartpostalı (ilk gün zarfı da var)

Similar Posts

  • 2017 Deniz Kitapları Örnekleri

    İlk baskısı 2017’de yapılan ilgi alanımıza girebilecek denize bulaşmış kitaplardan bakabildiklerimin/okuyabildiklerimin bir listesi var aşağıda. Kitapları konularına göre tasnif etmedim, genel bir durum değerlendirmesi de (ör. neden hiç teknik kitap yok…) yapmadım; yerine fazla ayrıntı (fiyat/sayfa vb.) vermeden notlar/kısa tanıtım/eleştiri yazıları yazdım. Geçtiğimiz yıl basılmış bilinen başka kitaplar varsa bunların da eklenmesi/bilinmesi iyi olur.

    “Savaş olunca ilk ölen gerçektir” ve “ne iyi bir savaş vardır, ne de kötü bir barış” (R. Kipling /B. Franklin). Keyifle kitap okunabilecek/seyir yapılabilecek günler dileğiyle…

  • Bir Okul Gemisinin Karanlık Yılları

    Geçtiğimiz ay İstanbul’u tekrar ziyaret eden Şili okul gemisi Esmeralda’yla ilgili iki haber vardı gazetelerde ve bunlardan biri geminin kanlı tarihini de hatırlatıyordu.

    Şili donanmasına bağlı okul gemisi 113 metrelik uskuna barko Esmeralda daha önce de birçok kez limanlarımızı ziyaret etmiş ve gazetelere konu olmuştu. 28 Mayıs 1967’de Oktay Sönmez, 16 Ağustos 1994’te Mümtaz Soysal Cumhuriyet gazetesindeki yazılarında İstanbul’u ziyaret eden Esmeralda’yı tanıtmış, hatta Soysal’ın yazısı, Sönmez’in 27 yıl önceki haber küpürüyle birlikte yer almıştı.

    Geçtiğimiz ay İstanbul’u tekrar ziyaret eden Esmeralda’yla ilgili iki haber vardı gazetelerde, ancak bunlardan biri gemiyle ilgili övücü eski haberlerin aksine geminin kanlı tarihini hatırlatıyordu. Oktay Sönmez’in 2 Ağustos 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki Esmeralda’yı övücü yazısına yazar Necmiye Alpay Radikal’de ( 7 Ağustos 2008) ironik bir yazıyla cevap verip, Esmeralda’nın karanlık tarihinden söz ediyordu. Seçimle Şili devlet başkanı olan Salvador Allende’yi darbeyle devirip, öldürterek iktidara gelen General Augusto Pinochet döneminde (1973-1990) sistematik işkence gemisi olarak kullanılmıştı Esmeralda.

  • |

    16. Yüzyıldan Günümüze Yeşilova (Sömbeki) Körfezi Kıyılarında Yer Adlarının Değişimi ve Tarihi Yerler

    “Her harita bir hikâye anlatır” denir. Biz de yıllardır ikâmet ettiğimiz Söğüt’te, sularında dolaştığımız, gün batımlarına-doğumlarına eşlik ettiğimiz Yeşilova (Sömbeki) Körfezi kıyılarındaki yerlerin eski-yeni adlarının peşinde, hikâyenin içine dümen tutalım istedik.

    Yeşilova Körfezi’nin Osmanlı döneminden beri adı Sömbeki Körfezi’dir. Körfez adını, 1522’den 1912’ye kadar Osmanlı hakimiyetindeki, Cezair-i Bahri Sefid vilayetine bağlı, merkezi Simi (Symi) olan Sömbeki Adası’ndan alır ki adı eski kaynaklarda Sönbeki-Zömbeki olarak da geçer.

    Sömbeki Körfezi adı 1980’lerde Yeşilova Körfezi olarak değiştirildi. İmroz Adası’nın 1970’de Gökçeada olması ya da 1980’lere kadar kullanılan Sömbeki Körfezi’nin Yeşilova Körfezi olarak değiştirilmesi gibi Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden, yani 16. yüzyıldan beri kullanılan kimi yer adlarının neden değiştirildiğini anlamak zor. Değerli tarihçimiz, Şeyh-ûl Müverrihin (tarihçilerin şeyhi) Halil İnalcık Osmanlıdan gelen Türkçe kökenli yer adlarını kasdederek “yer adlarının değiştirilmesi tarihe ihanettir” der.

    Sömbeki’nin anlamı: Sömbeki Adası eskiden beri süngerciliği/dalgıçlığı ve tekne yapımcılığı ile ünlüdür. Sömbeki adının kökenini, ada menşeli olduğu ileri sürülen ve sünger avcılığında kullanılan sömbeki denilen tekne tipine ya da bir Selçuklu komutanına bağlayan metinler/sözlükler varsa da birinci el kaynaklar bu iddiaları desteklemez.

    Şebek ya da Osmanlıcasıyla Sönbeki; (sünbeki/sümbeki/sumbaki) adıyla da bilinen yelken ve kürekle yürütülen, üç direğinde Latin yelkeni bulunan Berberi korsanların kullandığı hayli hızlı ve zarif bir teknedir. Lingua Franca bu tekne ile Sömbeki Adası arasında kurulan ilişkinin kronolojik olarak sorunlu olduğunu belirtir. Bir başka değerli kaynak da bu bilgiyi destekler ve teknelerin mucidinin 16. yüzyılda Berberi sahillerinde dolanan ünlü Osmanlı korsanı Uluc Ali olduğunu ileri sürer.
    ….

  • |

    Derneğin Zaafları

    DSTİ (Denizciler Sivil Toplum İnsiyatifi) 2000’li yılların başında tartışmalarıyla/yaptıklarıyla amatör denizciliğe taze rüzgârlar getirmiş, birçok denizcinin birbirini tanımasına/kaynaşmasına neden olmuş bir platformdu. Esintisi fazla uzun sürmese de hoş anılar bıraktı. DSTİ’nin yapısını/işleyişini ve o günlerde çokça dile getirilen dernek olma fikrini/tartışmalarını değerlendiren aşağıdaki yazı 8 Ocak 2003’te DSTİ sitesinde (dsti@yahoogroups.com ) yayımlanmıştı.

    ***

    DSTİ kendiliğinden oluşmuş iktidar olma arayışına sıkışmayan ama müdahil/müdahaleci yapısıyla AD/Amatör Denizcilik sorunlarına yeni bir soluk getirme potansiyeli taşıyor. Çoğunluk açısından ağırlıkla yazışma edimi üzerine kurulu bir etkinlik işlevi görse de kurulan ve işleyen grupları (ör. iletişim grubu) ile bunun ötesinde bir işleyisi de var. DSTİ’nin daha da canlanmasını amatör denizcilikle ilgili, söz alıp girişimde bulunup, insiyatif geliştirmesini umarken derneğin ortaya çıkmasının bu gidişatı zaafa uğratacağını düşünüyorum.

    DSTİ’nin ufkunu açacak olan kendi “içsel dinamiği”dir. DSTİ’nin öncü ve taban olacağı, yönlendireceği büyüklü küçüklü pek çok projenin yavaş yavaş da olsa şekillenmesine çalışılmalı. Örneğin imkânlar dahilinde bir organizasyon olsa da gezi/site/hukuki ve diğer girişimler, taslaklar/amatör tekne yapımı… gibi birçok faaliyetin sahicileştirilmesi, daha da geliştirilmesi için çaba gösterilmeli. Bu süreçte en önemli şey insanların birbirini tanıması ve katılımın artmasıdır. Örneğin kimin hangi işi yapabileceği, hangisine katılabileceği, kimin sözünde durduğu, ne kadar gönüllü olduğu… fikirler, güçler, imkânlar … olumlu olumsuz birçok tavır/davranış/katkı/gelişme… bu sürecin benzersiz kazanımlarıdır. Bu kazanımların yaratacağı içsel dinamizm amatör denizciliğin sorunlarını paylaşmayı tartışmayı, çözmeyi göğüslemeyi… de sağlar. Sürecin bu yönde zenginleşmesi umulurken “dernek kurma” yönündeki “müdahale” bu gidişatı sekteye uğratabilir.

  • Daha Çok Özen… Daha Çok Dikkat !!!

    Üç Kitabın Düzeltileri…
    Emek verdiğim kitaplarla ilgili gördüğüm/duyduğum veya bildirilen düzeltileri/itirazları not alır,
    değerlendirir, kazara yeniden basılırsa düzeltmeye çalışırım (…)
    “Eleştiri olmazsa ilerleme olmayacağına inandığım için bir ‘fener ışığı’ olması umuduyla yıllardır
    okuduğum yayınlarda, görebildiğim hataları ya yazara/çevirmene/yayıncısına ilettim ya da
    yayımlayarak okuyucularla paylaşmaya çalıştım.”
    Bu üç kitap da benimle ilgili olduğu için “iğneyi kendime batırma” zamanı…

  • |

    Deniz Meteorolojisi ve “Denizde Amatör Hava Tahmini”

    Amatör denizcilere yönelik yayınlar hayli az olduğu için amatör denizciler meteoroloji/hava tahmini konusunda uzun yıllar yazılı kaynak olarak sadece profesyonel denizcilere yönelik kitapları ve dergilerde çıkan makaleleri kullandılar. Yazıları, çevirileri, radyo/TV yayınları, dersleri, brifingleri, kurslarının yanında amatör denizcilerle kurduğu sıcak ilişkilerle bu gidişatı değiştiren 15 Eylül’de yitirdiğimiz meteoroloji yüksek mühendisi Gökhan Abur (1943-2023) hocamızıdır. Gökhan hoca uzun yıllar Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Meteoroloji Bölümü’nde çalıştıktan sonra 2003’te emekli olmuştu.
    Gökhan Abur hocamızı 1999’da kurucu ortağı olduğum Atlantis Yatçılık’ta verdiği “Meteoroloji ve Denizde Hava Tahmini” dersleri vesilesiyle tanıdım. Davudi sesiyle, tahtaya yaptığı çizimlerle işlediği konuları tane tane anlatarak sizi adeta “havaya sokar”dı.
    (…)
    Gökhan Abur hocamız her ne kadar amatör-sportif denizcileri meteoroloji/hava tahmini konusunda aydınlatmaya çalışmışsa da Boat Show’larda/internet sayfalarında sunum yapan amatör meteorologlar hiç eksilmedi.  Yazıları ve kitaplarıyla[1] tanıdığımız iki değerli biliminsanı Mustafa Sarı (su ürünleri) ve Mikdat Kadıoğlu (meteoroloji/afet yönetimi) Deniz Meteorolojisi (Alfa Yayınları, 2022) kitabında ABD’de yanlış bir tahmin nedeniyle linç edilerek trajik bir şekilde hayatını kaybeden hava tahmini yorumcusunun hikâyesine atıf yaparak “hava tahmininin ne kadar zor ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu anlamışsınızdır” diye bu konuda bizleri uyarıyor ve sınırları çiziyorlar…